simple guidance and examples of Prophet Muhammed (PBUH) and the Sahabah

Eğitimler, Risale-i Nur’larla neden desteklenmeli

Eğitimler, Risale-i Nur’larla neden desteklenmeli

MUKADDİME

Memleketimizin büyük alimlerinden üstad Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin, üzerinde durduğu en mühim mesele, iman esaslarının akıl, ilim, fen ve bürhan-ı yakin-i ile ispatıdır. Çünkü asrımızda ortaya çıkan maddiyunluk ve tabiiyyunluk fikrini ve felsefesini, ancak onun yazdığı Risale-i Nur eserleri susturabilmiştir. Seksen küsür senedir, dünyanın her tarafında okunduğu halde, ispat ettiği hiç bir hakikat-ı imaniye asla cerh edilememiştir. Her kim eserlerini okuduysa, imanında bir inkişaf olduğu gibi, küfre karşı da kalbinde bir sed oluşmuştur. Hatta tabiiyyun fikirli çoğu inkarcılar, bu hakikatler sayesinde imana kavuşmuşlardır.
Bu hizmeti Kur’aniye ve İmaniye, fertlerde tesirini gösterdiği gibi, her çeşit fen ve din eğitiminin verildiği kurumlarımızda, ilave ders olarak verilmesi; gençlerimize, bilim adamlarımıza, din alimlerimize çok farklı bir düşünce ve tefekkür ufku kazandıracaktır. Çünkü Risale-i Nur, iman esaslarını, ilim, fen, mantıki ve yakin-i deliller ile ispat ettiğinden, akıl sahibi her tabaka-i insaniyenin istifade edeceği bir tefsir-i Kur’aniyedir.

Evvellki asırlarda müslümanların, mevcut olan imanının inkişaf etmesine vesile olan tasavvuf ve tarikat hizmetleri, müntesiplerini Nurani bir ağaç etrafında toplayarak milyonlar velayet sahiplarini din-i islama kazandırmışlardır. Tasavvuf hizmetinde kalp esas olduğundan, bütün zikirler, nafileler, riyazetler, seyri süluklar, kaziye-i makbuleler, kalp ayağıyla imanın inkişafına hizmet ederler. Dolayısıyla, o imamlar, kalb ayağıyla imanın esaslarına hizmet etmişlerdir.

Ayet-i Kerimenin fermanıyla; “kalbin tatmini zikirledir, aklın itmi’nanı ilim ve temsiller iledir”. Risale-i Nurlar, bürhan-ı yakıniye nevinden verdiği temsiller ile imani esasların akıldan kalbe, ruha, sırra, hatta latifelere yerleştirdiği gibi, o nurani hizmetin diğer kısmını tamamlamakla, akıllara gelecek her türlü vehimleri ve şüpheleri defedecek mahiyette bir hakikat-ı imaniye dersidir.

Öyle ise eğitim müesseselerimiz, kendi derslerine bağlı olarak Risale-i Nurları okutması, gençlerimizi zamanımızın dehşetli dinsizlik cereyanlarına karşı muhafaza edeceği gibi, ilim ve tefekkürlerine de büyük zenginlik katacaktır. En mühimi ise, ilim ve fen adamlarımızla, dini eğitim veren kurumlarımız arasındaki mesafe kapanacak. Ehl-i fen ile ehl-i din arasında bir birini teyid eden hakikat dersleri ortaya çıkacaktır.

Bediüzzaman hazretleri bu asırda, fen ve din adamlarına, ortak bir cağrıda bulunarak şu meşhur söz ile: “Aklın Nuru fünün medeniyedir. Kalbin ziyası ulum-u diniyedir. İkisi ittifak ederse, hakikat tecelli eder. İhtilaflarında ise, birisinde taasup, diğerinde fitne fesat başlar” diye hitap etmişlerdir. Buna göre, dini hizmet yapan hocalarımızla, fen ve bilim insanlarımız birbirinden tamamen bağımsız olmamalıdır. Din adamlarımız verecekleri va-azlarında, sadece dini emir ve yasaklardan bahs etmeleri, taklid ve taassubu doğurduğu gibi, bilim adamlarımız da sadece fenden bahisleri fitne ve fesadı netice verecektir. Demek hocalar, fennin hakikatleri ile, dinin esaslarını birleştirerek, ilim adamlarımızda, fenin külli kanunlarıyla, dinin hikmetlerini birleştirerek derslerini anlatmalıdırlar.

Asrımız akıl, ilim, fen, mantık, ve bürhanlarla, hüccetlerle doğruyu hakikatı kabul etme asrıdır. Madem öyledir, imani esasların muhtac olanlara anlatılmasında akıl, ilim, fen ve mantık silsileleri kullanılmalıdır. Çünkü akılların tatmini ancak bu düsturlarla olur. İşte Risale-i Nur eserleri esasat-ı imaniyeyi asla cerh edilmeyecek bir surette, akıllara ispat ettiğinden, elbette her türlü eğitim seviyesinde olanların itikadi ihtiyaclarına bir tiryak hükmündedir.

Bu kitapçık ile; Risale-i Nurlar bu asrımızın ve gelecek asrın manevi yaralarına hakiki bir ilaç ve insanlığın istifadesine sunulmuş Kur’andan tereşşuh eden hakikat-ı imaniye dersleri olduğunu, beş farklı nokta-i nazardan ispat etmeye çalışacağız.

Birincisi : İmani ve İslami ilimlerin tarihi seyri açısından bakıldığında, Risale-i Nur bu asrımızın manevi yaralarına bir ilaçtır.

İkincisi : Beşerin fen ve teknolojide her asırda devam eden terakkisi açısından bakıldığında, Risale-i Nurlar bu asrımızın manevi hastalıklarına devadır.

Üçüncü : Peygamberlerin ve hidayet dersi verenlerin, muhataplarını ikna ve ilzam için, ellerine verilen hakikatler açısından, Risale-i Nurlar bu asrımızın manevi yaralarına bir merhemdir.

Dördüncüsü : Asrın ilcaatı ve muktezası açısından, Risale-i Nurlar bu asrımızın manevi dertlerine devadır.

Beşincisi :Risale-i Nur hakikatlerinin mahiyeti açısından bakıldığında, bu zamanımızın manevi yaralarına dermandır.

BİRİNCİ MESELE :

Tarihin seyri açısından Risale-i Nurlar bu asrın manevi dertlerinin ilacıdır.

İslam muhakikleri dini ve İslam-i ilimleri iki kısımda mütaala etmişlerdir. Birincisi ve en mühimi imana taalluk eden ilimlerdir ki, buna hakikati imaniye dersleri veya tevhit ilmi diyoruz. Diğeri ise amele ve ibadete bakan malumatlardır ki, dinin, emir ve yasaklarının hudutlarını, sınırlarını ve hükümlerini belirleyen düsturladır. Bu mana ile asrı saadetin iki dönemini incelediğimizde, meselenin birbirini takip eden seyir izlediğini görüyoruz.

Birinci dönem olan mekke devrinde, ekseriyetle imana bakan ayetler, medine döneminde ise amel ve ibadete bakan ayetler nazil olmuştur. Ehli ilim bu iki dönemde nazil olan ayetlerin tasnifini, hitap şeklini göz önünde bulundurarak yapmışlardır. Şöyleki, mekke dönemindeki muhatapların ekserisi müşrik olduğundan nazil olan ayetler “ ey insanlar” diye hitap ederken, medine döneminde muhataplar mü’minler olduğundan inen ayetler “ey iman edenler” diye hitap etmiştir. Bu hitap şeklinde Kur’anın belagatı aşikare tezahür ediyor. Çünkü belagat muhatabın mukteza-i haline mutabık kelam etmek olduğundan, Cenab-ı hak her iki dönemdeki muhatapların haline göre kelamını göndermitir.

Mekke döneminde, iman ve tevhidi ilan eden ayetler nazil olurken, bir yandan Peygamber Efendimiz (asm), gösterdiği mucizelerle, imanın esaslarını birer birer ispat etmiştir. Ashab-ı kiram hazretleri, Peygamber Efendimizden (asm) südur eden mucizeleri gördükçe ayet-i Kerimedeki tevhid esaslarına olan imanları, kat kat artarak, hadsiz bir şevk ve heyecana gelmişlerdir.

Mesela sahabelerin huzuru nebevide sohbet dinlemeleri esnasında, Cibril-i eminin Dıhye ismli bir sahabe timsalinde gelmesi ve Peygamber Efendimizle sohbet etmesi çok defa vaki olmuştur. Bu hadise bir mucize olmakla beraber, aynı zamanda meleklerin varlığını ispat eden bir delil ve hüccettir. Çünkü bu mucize ile sahabeler dünyadaki cismani gözleriyle Cibril emini müşahede etmişlerdir. Böylece melaikeye olan imanları, katiyet kesp ettiğinden, melaikenin varlığına dair hiç bir vehim ve şüphe akılarına gelmemiştir.

Malumdur ki mucizeler Cenab-ı hakkın fiilidir.Peygamber Efendimizin (asm.) iltimasıyla ve duasıyla, şu kainattaki cari olan kanunların fevkinde, İrade ve Kudret-i İlahiyenin müdahalesidir.1

Madem öyledir yukarıdaki tek bir mucize; Allahın varlığına, her yerde hazır olduğuna , hem her arzu ve duaları işittiğine, bir hüccettir. Hem Peygamber Efendimizin (asm), şu kainat halıkının sadık elçisi olduğunu da ispat eder. Hem Cebrail (as)in Allah’ın emirlerini getiren bir elçi olduğunu, ve getirilen vahyin vücudunu teyid eder. Yani bir tek hadise Allaha, meleklere, kitaplara, resullere imanı ispat eden bir mucize oluyor. Şöyle ki,

Birincisi : Cibril eminin görülmesi melaikenin vücudunu ispat eder.

İkincisi : Huzur-u Nebeviye gelmesi efendimizin nübüvvetini ispat eder.

Üçüncüsü : Cebrail’in (as) getirdiği emirler kitapların vücudunu ispat eder.

Dördüncüsü: Cebraili (as.) gönderen Allahın vücudunu ispat eder.

Bizler tek bir mucizeyi diğer iman esaslarını içine alan bütün olarak mütaala etmeliyiz. Yani nasıl bir ağaç; kök, gövde, dal, budak, yaprak, çiçek, ve meyveden müteşekkil bir vahdet sahibidir. Her biri diğerinin vücudunu iktiza ve istilzam eder. Öyle de iman dahi altı esastan müteşekkil bir bütündür. Birini kabul etmek, diğerlerini de kabul etmeyi gerektirir. Çünkü her biri diğeriyle ayrılmaz bir bütündür. Bundandır ki, imanın bir rüknünü inkar eden kafir olur. İşte Risale-i Nurlar bizlere meseleleri böyle kesret içinde vahdet ile mütalaa etmeyi kazandırmıştır.

O mucizelerden bir tanesi de, ölen çocuğun Peygamber (asm) efendimizin duasıyla tekrar dirilmesi, konuşup babasını ikna etmesidir. Yani sahabenin biri gelir, ya Resulallah çok sevdiğim kızım şu derede öldü. Bunun üzerine Peygamber Efendimizle beraber giderler. Duayı nebeviyenin bereketiyle kız tekrar dirilir. Resul Ekrem (asm) kıza sorar: “Babanın yanına mı dönmek istersin, yoksa gittiğin yerde kalmak mı istersin?” Kız çocuğu “Ben daha hayırlılarını buldum” der. Tekrar vefat eder.

Bu mucize diğer iman esaslarıyla beraber, başka bir şartı olan öldükten sonra dirilmeyi, yani ahiretin vücudunu, ruhun bekasını ispat eder. Çünkü O bir peygamberdir ve onun isteği ve duasıyla Cenab-ı Hak çocuğun ruhunu bedenine tekrar iade etmiştir. Bu mucize öldükten sonra, tekrar bütün ruhların bedene gönderilmesi ve kurulacak haşrin vücudunu ispat eder. Kur’anın dört esasından birisi haşir ve adalete bakar. Haşir ve adalet ise öldükten sonra dirilmeyi iktiza eder. Resul Ekrem (asm) Efendimizin gösterdiği bu nev-i mucizeler öldükten sonra yeniden dirilmek rüknünü ispat etmiş olur.

Mucizelerin başka bir nevi de, ileride vücut bulacak hadiseleri ihbar etmesi ve aynen haber verdiği gibi çıkmasıdır. Mesela bedir savaşında müşriklerin hangi noktada öldürüleceğini, teker teker haber vermiştir. Aynen haber verdiği gibi vuku bulmuştur. Hem Mekke’den Medine’ye hicret etmeye mecbur olduğu zamanında, Peygamber Efendimizi yakalamak için peşine düşen ve bir mucize ile müslüman olan Süraka’ya, Kisranın bileziklerini senin kolunda görüyorum demiştir.Aynen zuhur etmiştir. Bunlar gibi istikbalden haber veren binler ihbarları mevcuttur.

Bu istikbale ait gösterdiği mucizerler, Peygamber Efendimizin (asm.) öyle birisinden ders aldığını ispat eder ki, zamanı mazi ve müstakbel onun için an hükmündedir. Ve Peygamber Efendimiz ondan öğreniyor ümmetine haber veriyor.2 Bu mucize ise imanın en son rüknü olan kaza ve kadere iman esasatını ispat eden bir delildir. Çünkü o Zat-ı Zülcelal bütün mümkünatı nihayetsiz ilmiyle teşhis ve ihata etmiştir. Öyle ise ilminin haricinde olan hiçbir şey yoktur. Muhalif manasıyla; her şey onun ilminin dairesi içindedir.3 Öyle ise gaybın bütün hazineleri onun yanındadır. Bize göre mazi ve hal o Zat-ı Zülcelal’e göre andır.

İşte bu gibi mucize nevlerine baktığımızda, Peygamber Efendimiz (asm) Ayet-ı Kur’aniye’nin tebliğ ettiği iman esaslarını birer birer mucizelerle ispat ettiğini görürüz. Bunları gören sahabelerin kalpleri, kendi cüz-i ihtiyarlarının tasdikinden sonra, Nur-u imanla dolmuştur. Çünkü peygamberlere ancak tebliğ vardır. İmanın kalplere ilga edilmesi ise; Allah’ın fiilidir. Bu da kulun irade-i cüziyesinin tasdikine bağlıdır. İslam alimlerinden Said-i Taftazani, imanı tarif ederken şöyle demiştir :

“ İman Resul Ekrem (asm) ın tebliğ ettiği zaruriyat-ı diniyeyi tafsilan ve zaruriyatın gayrisini icmalen tasdik etmektan hasıl olan bir Nurdur. Ve yine iman, Cenab-ı hakkın istediği, kulunun kalbine cüz-i ihtiyarının sarfından sonra ilga ettiği bir Nurdur.”

Kalpleri imanın Nuruyla şevk ve heyacana gelen sahabelerin, bundan sonra ki bütün hareketleri, efalleri, ahvalleri, akvalleri, gayeleri, Rabbimizin rızasını kazanmak, ve kendilerini Allah’a sevdirmek üzerine dönüp dolaşmaya başlamıştır. Çünkü bu iki mesele birbirini iktiza eden bir bütündür. Yani önce hakaik-i imaniyede tam bir kanaat ve teslimiyet elde edilmeli, sonra amel onun üzerine bina edilmelidir. Zaten birincisi olmadan ikincisi sağlam olmaz.

İman ziyadeleşdikçe, Allah’a olan yakınlık artar. Bu yakınlığı his eden mü’minlerin en ehemmiyetli gayesi, elbette Allah’a kendisini sevdirmekle rızasını kazanmaya çalışmak olur. Medine devrinde amele bakan ayetler nazil oldukca, Cenab- ı Hakkın, razı olduğu ameller belirmeye başlamıştır. Bu fermanları işiten sahabeler, Rıza-i İlahi’yeyi kazanmak için bütün hissiyatlarıyla amel ve ibadetleri yapmaya müteveccih olmuşlardır. Hatta en küçük amellerinde bile bunu kendilerine rehber yapmışlardır. Bu iman derecesi onlara öyle bir edep ve haya kazandırmış ki, kudretin Kur’anı Kebir’inin ayatı tekviniyesinin içinde, abdestsiz dolaşmaya haya etmişlerdir.

Malumdur ki içkinin yasak edildiğini duyan sahabeler, ağızlarındaki son yudumu tükürmüşlerdir. Nasıl olsa yasak edildi, bu son lokmayı yutalım dememişlerdir. İşte sahabeleri; hakikat-ı duyduğunda, böyle keskin kılıç gibi, itaata sevk eden ve günahlardan şiddetle ürküten elbette, imanlarının yüksekliğidir.

İşte yirmi üç senelik ömrü Risalet-i Ahmediye bu sistemin tesisi üzerine cereyan etmiştir. Yani evvela imanın tebliği, sonra amelin onun üzerine bina edilmesi… Bu Kur’ani bir düsturdur. Ve Habib-i Ekrem (asm) de böyle tatbik etmişlerdir. İman en mühim meseledir. Çünkü imansız cennete girilmez. Mü’min, “katti ve kesin iman ettim” dedikten sonra, ameli eksik dahi olsa, rahmet ve mağfiret ilahiye ye mazhar olursa, cennete girebilir. Fakat imanda şüphe olsa; şekavet-i ebediyeyi netice verir. Bunun çok misalleri yine asrı saadette yaşanmıştır.

Bunlardan en dikkat çekici olarak şunu verebiliriz: Bir gün Resul-ü Ekrem (asm) efendimiz sefere çıkarken biri gelir ve der: “Ya rasulallah ben de sana iman etmek istiyorum, seferden sonra mı iman edeyim, yoksa seferden önce mi iman edeyim?” Hazreti Peygamber Efendimiz “Hemen şimdi iman et” der. Sahabe iman eder ve savaşa çıkarlar. O sahabe şehit olur. Peygamber Efendimiz şehit olan sahabeyi göstererek; “Namaz kılmadan oruç tutmadan hatta boy abdesti dahi almadan cennetlik görmek isteyen bu şehide baksın” buyurur. Demek iman öyle bir cevherdir ki, o sahabenin cennete girmesine sebep olarak kafi gelmiştir.

Bediüzzaman hazretleri, yukarıda Kur’ani bir düstur olarak zikredilen meseleyi, İşarat-ül İcaz tefsirinde, aşağıda meali verilen ayeti Kerimeyi tefsir ederken şöyle izah etmiştir. “Ey insanlar siz ve sizden öncekileri yaradan Rabbinize ibadet ediniz ki; takva derecesine erişesiniz” “Vaktaki Kur’an-ı Kerim ibadeti emretti, ibadet ise şu üç şeyden sonra olabilir:

Birincisi : Mabudun mevcut olduğunun bilinmesi.

İkincisi : Mabudun Vahid-i Ehad olduğunun bilinmesi,

Üçüncüsü : Mabudun ibadete layık olduğunun idrak edilmesidir.”

Anlaşıldığı gibi insanın ibadet edebilmesi için, bu üç hakikatı kat’i ve kesin bilmesi elzemdir. Burada vurgulanan incelik muhatabın önce iman-i derslerle doyurulması ve kalbinde Allah’ın rızasını kazanma arzusunun heyecana gelmesidir.

Muhatabın ihtiyacına cevap verebilen onu tanıyan ve bilendir. Tebliğde de bu esastır. Cenab-ı Hak noksandan münezzeh olduğundan insanların bütün hissiyatlarını doyuracak bir hitapla kelam etmiştir.

Kur’anın en birinci muhatabı Resul Ekrem (asm) dır. Ondan ders alan sahabeler en birinci talebelerdir. Fakat Kur’an en son kitap olduğu için, kıyamete kadar gelen insanların bütün ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde nazil olmuştur. İçindeki belagat geniş manasıyla her asrı içine alır ve her asırda, insanların manevi ihtiyaçlarını camidir. Buna işareten Peygamber Efendimiz (asm), benden sonra har asırda bir müceddit gelir. Asrının muktezasına göre Kur’andan manevi ilaçları ümmetin imdadına yetiştirir.

Madem bu ferman-ı nebevi her asrı içine alıyor. Öyle ise; asrımız dahi bu hitabın manasına mazhar olmak iktiza eder. Yukarıda beyan edildiği gibi asrımızda fen ve felsefeden gelen dehşetli dinsizlik cereyanı hükmetmektedir. Her fert bundan muzdarip olmuştur. Elbette böyle dehşetli dinsizlik cereyanını durduracak ve bir daha dirilmeyecek şekilde öldürecek bir hakikat-ı imaniye derslerinin, ümmetin imdadına gönderilmesi, hem Adetullahın iktizası, hem Rahmet-i İlahiyenin şanındandır. İşte Risale-i Nurlar, asrımızın muktezayı hale mutabık Kur’andan gelen manevi bir ikramdır. ( Aşağıda geniş izah edilecek)

Birinci kuşak olan sahabeler; yaşayarak insanlığa örnek olup rehber olmuşlar. İkinci kuşak olan tabiinler de sahabeleri örnek alarak onlardan aldıkları dersle aynı iman-i heyecanla amele devam etmişlerdir, Üçüncü kuşak olan tebe-i tabiinler; turfanda olan iman-i heyecanı tabiinlerden görerek yaşamak imkanı bulmuşlardır.

Fakat bu üçüncü kuşağın son zamanlarında yavaş yavaş o taze olan iman-i heyecan kayıp olmaya başlamış. Siyasetin de hayat-ı içtimaiyeye girmesiyle, (daha evvelki safda olan sahabelerin ağızından asla yalan çıkmazken) yalana fazla revaç vermiş, aynı ağızdan, hem doğru hem yalan çıkmaya başlamıştır. Hem seleften öğrenilen bilgiler ve nakiller dahi, birinci ve ikinci ağızların ölmeleriyle, azalmaya ve değişmeye yüz tutmuştur. Çünkü malumatlar, ağızdan ağıza nakil sırasında asli mahiyetinden inhiraf ettiğinden, ameli meselelerde dahi ihtilaflar başlamıştır. Ayrıca ameldeki huzur ve manevi lezzet gaip olmaya yüz tutmuştur. Buna işareten Peygamber Efendimiz (asm) “Ümmetimden en evvel kayıp olacak olan ilim; huşudur” buyurmuşlardır.

İşte İnayet-i İlahiye tam böyle bir zamanda İslamiyet’in iki temel esasını muhafaza eden manevi imamları ümmetin imdadına göndermiştir.

Birincisi : Ümmetin ibadet ve amelini istikamete sokan, ameldeki doğru hudutları, sınırları, çizerek bir sistem haline getiren mezhep imamlarıdır.4 Bu imamların istikametli ve isabetli fetvaları vasıtasıyla, ümmetin, kıyamete kadar amel ve ibadeti ifsadattan kurtulmuş ve istikamete kavuşmuştur. Eğer işinin ehli olan imamlar olmasaydı, her müslüman kendi anlayışı üzerine amel edecekti. Elbette böyle bir hadise, efrat sayısınca farklılıklara sebep olup, ameldeki vahdet olmayacaktı.

İkincisi : Ümmetin mevcut olan imanlarını, tekrar heyecana getiren, ve inkişaf ettirerek onlara velayet mertebeleri kazandıran, tasavvuf ve tarikat imamlarıdır. Bu imamlar, zikir, fikir, aşk muhabbet, nafileler, seyir süluk ile tasaffi eden kalpleri, Cenab-ı Haktan gelen feyze ayinedarlık etmiş. Bu vesileyle milyonlar ehli imana velayet mertebeleri kazandırmışlardır. On iki tarikatın hepsinin menba-ı; Kur’an hakimdir. Bu zatlar Kur’andan aldıkları feyze kalpleri ayinedarlık ettiğinden, Ümmet-i Muhammediye onların etrafında toplanarak ehli dalaletin savletinden kurtulmuşlardır.

Üçüncüsü : İlim ve tahkikat yoluyla, imanın ve itikadın hudutlarını çizen ve sınırlarını belirleyen itikat imamlarıdır. Bu imamlar Kur’anın muhkematıyla iman ve itikadın sınırlarını çizmişlerdir.5 İmanın en ince sınırı olan kader ve cüz-i ihtiyari meselesindeki hudutları tayin ederek, ümmetin itikadını şirk ve dalalet yollarından kurtarmışlardır.

Hulasa bu zatların gayretiyle, din-i islamın iman, amel ve itikat, esasları bir kayıt altına alınmış. Batıl yollara giden bütün kapılar kapanmıştır. Ehl-i Sünnet yolu böylelikle ortaya çıkmıştır. Her ne kadar o zamanlarda bazı fertler dalalet namına sözler söylediyse de, iman umumi olduğundan ve insanlar tasavvufun Nurani ağacı etrafında toplandıklarından, müslümanlar inkarcıların dalalet pişe sözlerine ehemmiyet vermemişlerdir.

Hem tasavvuf yolunda aşk, ve muhabbet, temel esaslar olduğu için, hizmetin müntesipleri, başlarında bulunan evliyalara ciddi bir muhabbet beslerler. Ayrıca ferdiyet zamanı olduğu için, şahıslar merci makamı olarak kabul edilirdi. İntisap edenler, şeyhlerine olan muhabbet ve teslimiyetlerinden dolayı, şeyhlerinin gösterdikleri yolların haricindeki sözler dikkatlerini bile çekmemiştir.

Bu iki ayrı taife, asrı saadetteki iki farklı döneme ait vazifeyi, omuzlarına alıp bir sistem haline getirmişlerdir. İtikat imamları imanın sınırlarını çizerken, tarikat ve tasavvuf imamları, mevcut olan imanın inkişafına hizmet ederek Mekke dönemindeki iman hizmetin mümessilleri olmuşlar. Mezhep imamlarımız ise Medine dönemindeki ameli meselelerin mümessilleri olmuşlardır. Bu yirminci asra kadar iman-i ve ameli hizmet-i Kur’aniye ve imaniye bu şekilde beka bulmuş.

Gerçi her asırda dinin inkişafına mani olan bir kısım tahribatlar olmuş. Fakat o tahribatları resul ekrem (asm) efendimizin ihbar ile müjde ettiği, mücedditler gelerek ihya etmişler. Din-i Ahmediye’nin bekasına vesile olmuşlardır. Bunlardan en dehşetlisi, Abbasi devletinin yıkılmasına sebep olan, doğudan gelen Cengiz ve Hülagunun ordularıdır. Abbasilerden sonra din-i İslamın bayraktarlığını Cenab-ı Hak Türk milletine nasip etmiştir. İkinci ve en büyük tahribat ise, hiç bir asırda görülmedik bir şekilde bu asırda yapılmıştır. Daha önceki asırlarda yapılan tahribatlar belki İslamiyet’in ameli, siyasi, veya askeri canibinde iken, asrımızdaki tahribat ise en ehemmiyetli ve temel esas olan iman ve itikat meselesi başta olmak üzere bütün amel ve ibadetlerde yapılmıştır.

Bu asrımızda ki fen ve felsefenin inkişafı, aklın inkişafına da vesile olmuş. Bu zamanın insanları asr-ı saadetteki ( lat, uzza, menat ) gibi şeylerin yaratıcı olduğuna inanacak kadar basit akıllı değillerdir. Bilimin inkişafı akılların da inkişafına vesile olmuştur. Fennin sayesinde, kainatın içinde cari olan kanunları keşif etmeye başlamışlar. Eşyanın yaratılışındaki sebep sonuç silsilesini tespit etmişler. Hem maddenin içinde yapı taşları olan, zerratın hareketini cihazlarla gözlemlemeye başlayıp, bundan dolayı kainata ki, çok şeylerin küçük numunelerini kendi sanatcığı ile taklide başlamışlar.

Bu terakkiyat neticesinde gaflete dalan akılları, ideolojik akımların da desteği ile daire-i mümkünat haricinde olan yaratıcıyı peşinen ret etmişler. Her şey kainat içinde olan sebepler, harekat-ı zerrat veya kanunlar tarafından yaratılıyor diye hüküm vermişler.

Burada dikkat edilmesi gereken en mühim nokta şudur: Asr-ı sadetteki veya evvelki milletlerin ilah kabul ettikleri şeylerle, bu asırdaki akıl sahiplerinin ilah kabul ettikleri mevhumlar, bir birinden çok farklıdır. Onların kabul ettikleri elle tutulan maddi şeyler iken, bu asırdakilerin ki, ne elle tutuluyor ne de gözle görünüyor. Ancak akılla fehim ediliyor. Elbette akılla fehim edilen bir şerik, İbrahim (as)’ın baltayla kırdığı putlar gibi maddi şeylerle yok edilmez. Ancak akılları teslime mecbur edecek hadsiz deliller ile öldürülebilir.

İşte asrımızda böyle dehşetli inkarı uluhiyet cereyanı ortaya çıkmış, bir şahsi maneviye olarak ehl-i imana hücum etmiş, iman-i esasları yakıp yıkmış, çok insanları dinsiz yaparak kendine bağlamış, ameli ve ahlaki meseleleri dahi zir-ü zeber etmiştir. Her derdin dermanını ihsan eden Cenab-ı Hak, böyle dehşetli dinsizlik fırtınalarının estiği bir zamanda üstad Bediüzzaman vasıtasıyla, Risale-i Nurları bir hızır gibi ümmetin imdadına göndermiştir. İmanın bütün esaslarını akıl, ilim ve fen yoluyla bir daha cerh edilmeyecek şekilde ispat etmiştir. Ehli dalaletin kaçıp altına sığınacağı bir yer bırakmamıştır. Hatta şeytan dahi teslimi silah etmeye mecbur olmuştur. Hem amelin ve ibadetin bütün hikmet hakikatlerini, ilim yoluyla, kalplerde asla vesveseye yer kalmayacak şekilde tespit etmiştir. Kendi anlayışımızın noksanlığı ile tarif etmeye çalıştığımız bu asrın medeniyetini, ve içinde yaşayanların hallerini Sikke-i Tasdik-i Gaybiye Risalesinde Bediüzzaman Saidnursi hazretlerinin dilinden dinleyelim.

Nev-i beşer bu son harb-i umuminin eşedd-i zulüm ve isdibdat ile ve merhametsiz tahribat ile ve bir düşman yüzünden yüzer masumu perişan etmesiyle ve mağlupların dehşetli me’yusiyetleriyle ve galiplerin dehşetli telaş ve hakimiyetlerini muhafaza ve büyük tahribatlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdan azablarıyla ve dünya hayatının bütün bütün fani ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olması umuma görünmesiyle ve fıtrat-ı beşeriyede ki yüksek istidadatın mahiyet-i insaniyenin umumi bir surette dehşetli yaralanmasıyla ve ebedperest hissiyat-ı bakiye ve fıtri aşk-ı insaniyenin heyacan içinde uyanmasıyla, ve gaflet ve dalaletin, en sert, sağır olan tabiatın, Kur’anın elmas kılıncı altında parçalanmasıyla ve gaflet ve dalaletin en boğucu, aldatıcı en geniş perdesi olan siyasetin ruy-i zeminde pek çirkin, pek gaddarane hakiki sureti görünmesiyle elbette ve elbette hiçbir şübhe yok ki: şimalde, garbda, Amarika’da emmeraleri göründüğüne binaen nev-i beşerinmaşuk-u mecazisi olan hayat-ı dünyeviye böyle çirkin ve geçici olmasından, fıtraten beşerin hakiki sevdiği ve aradığı hayat-ı bakiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak. Ve elbette hiç şübhe yok ki: bin üçyüzaltmış senede, her asırda üçyüz elli milyon şakirdi bulunan ve her hükmüne ve davasına milyonlar ehli hakikat tasdik ile imza basan ve her dakikada milyon hafızların kalbinde kudsiyet ile bulunup lisanlarıyla beşere ders veren ve hiçbir kitap da emsali bulunmayan bir tarzda, beşer için hayat-ı bakiyeyi ve saadet ebediyeyi müjde verip bütün beşerin yaralarını tedavi eden Kur’an-ı Mu’ciz’ül Beyanın şiddetli,kuvvetli ve tekrarlı binler ayatıyla, belki sarihan ve işareten onbinler defa dava edip haber verip sarsılmaz kat-i delillerle, şübhe getirmez hadsiz hüccetlerle hayat-ı bakiyeyi kat’iyyetle müjde ve saadet-i ebediyeyi ders vermesi elbette nev-i beşer, bütün bütün aklını kaybetmezse ve maddi ve manevi bir kıyamet başlarına kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiye ve İngilterenin Kur’anın kabulüne çalışan meşhur hatipleri ve din-i hakkı arayan Amerikanın çok ehemmiyetli cem’iyeti gibi ruy-i zeminin kıtaları ve hükümetleri Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyanı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh-u canlarıyla sarılacaklar. Çüki bu hakikat noktasında kat’iyyen Kur’anın misli yoktur ve olamaz. Ve hiçbir şey bu mucize-i ekberin yerini tutamaz.

Saniyen: Madem Risale-i Nur o mucize-i kübranın elinde bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve en muannit düşmanları teslime mecbur etmiş. Hem kalbi, hem ruhu, hatta hissiyatı tam tenvir edecek ve ilaçlarını verecek bir tarzda hazine-i Kur’aniyenin dellallığını yapan ve ondan başka me’haz ve mercii olmayan bir mu’cize-i maneviyesi bulunan Risale-i Nur o vazifeyi yapıyor ve aleyhinde dehşetli propagandalara ve gayet muannit zındıklara tam galebe çalmış ve dalaletin en sert ve kuvvetli kal’ası olan tabiatı, Tabiat risalesiyle parça parça etmiş, ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş daire-i afakına ve fennin en geniş perdelerinde Asa-yı Musa’daki Meyvenin Altıncı meselesi ve birinci, ikinci, üçüncü ve sekizinci hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nur-u tevhidi göstermiş. Elbette bizlere lazım ve millete elzemdir ki, şimdi resmen izin verilen din tedrisatı için hususi dershaneler açılmasına ve izin verilmesine binaen, Nur şakirtleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük dershane-i Nuriye açmak lazımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder, fakat herkes her bir meselesini tam anlamaz. Hem iman hakikatlarının izahı olduğu için; hem ilim ( şayet biri biliyor, taallüm etmeye muhtaç değilse ibadete muhtaç veya marifete müştak veya huzur ister. Onun için herkese lüzumlu bir derstir.) hem marifet, hem ibadettir. Eski medreselerde beş on seneye mukabil, inşallah Nur medreseleri beş-on haftada aynı neticeyi temin edecek ve yirmi senedir ediyor. Ve hükümet ve millet ve vatan, hem hayat-ı dünyeviyesine ve siyasiyesine ve uhreviyesine pek çok faidesi bulunan bu Kur’an lematlarına ve dellalı bulunan Risale-i Nur’a değil ilişmek, tamamıyla terviç ve neşrine çalışmaları elzemdir ki; geçen dehşetli günahlara kefaret ve gelecek müdhiş belalara ve anarşistliğe bir sed olabilsin.

İKİNCİ MESELE:

Beşerin fen ve teknolojide, daima terakki eden kemalatı acısından bakıldığında, Risale-i Nurlar bu asrımızın manevi haslalıklarının ilacıdır.

Nasıl insan çocukluktan olgunlaşıncaya kadar çok inkılaplar geçirir, her yaşındaki ihtiyacı diğerlerinden farklılık arz eder. Mesela bebekliğinde sadece süt ile beslenirken büyüdükçe farklı gıdalara ihtiyaç duyar. Maddi ihtiyaçları böyle olduğu gibi, bilgi ve eğitim açısından dahi her geçen gün farklı malumatlar edinmeye ihtiyaç duyar. Ta ölünceye kadar bu eğitim ve kemalatı devam eder.

Aynen öyle de, insanlık tarihi çocukluk, gençlik, olgunluk, ihityarlık, gibi çok inkılaplar geçirerek bu günkü medeniyet seviyesine ulaşmıştır. Önce vahşet devri yaşamıştır. Cenab-ı Hak vahşet devrinin insanlarını ıslah edecek, onların idrak seviyelerine göre, iman derslerini nebiler vasıtasıyla bildirmiştir. Bu sayede insanlar vahşet hayatından kurtulup, bedeviyet devri tabir edilen medeniyete ulaşmışlardır. Bedeviyet devrinde yaşayan insanlar, medeniyetin bir kısım güzellikleriyle tanıştıklarından, istidatları ve malumatları ona göre terakki etmiştir. Gönderilen peygamberler onların anladıkları seviyede iman ve hakikat derslerini tebliğ ederek hidayetlerine vesile olmuşlardır.

Beşeriyet bu derslerle, kölelik devri medeniyetine terakki etmişlerdir. Elbette bu iki medeniyetin insanlarının anlayış farklılıkları, tebliğ edilen iman dersleri ve şeriatların da farklılığını gerektirmiştir. Daha sonra gönderilen peygamberler ve resullerin irşadıyla, insanlık kölelik devrinden, ecir devri denilen, ücretle çalışıp karşılığını alma medeniyetine ulaşmışlardır. En son ise bulunduğumuz asırlarda ortaya çıkan malikiyet devridir. Bu devirde herkes mülk edinme hürriyetine sahip olmuştur. Elde ettikleri kazançlarını kendisi için istediği mülke yatırım yaparak karlarını artırabiliyorlar. Ticaret açısından insanlar hürriyet sahibi olduğu gibi, akıl ve fikir acısından da aynıdırlar. Beşeriyetin bu medeniyete ulaşmasında ki terakkiyatın zenbereği hiç şüphesiz peygamberler ve resulledir.

Bütün peygamberler, içinde yaşadığı toplumun mukteza-i haline mutabık bir dersle, ümmetlerinin imdadına gönderilmişlerdir. Her toplumun istidatları, hayat şartları, karakterleri, ve medeniyetleri birbirinden farklı olduğundan, onların islahı için farklı şeriatlar gönderilmiştir. Peygamber Efendimizden evvelki topluma ayrı ayrı şariatların gelmesinin bir hikmeti, onların medeniyet seviyelerinin farklılığından ileri gelmiştir.

Bunun yanında insanlar teknoloji ve fen ilimlerinde de zaman içinde çok ilerleme kaydetmişlerdir. Bil-mecburiye o medeniyetin içinde yaşayan insanların, akılları, kalpleri, hissiyatları ondan etkilenerek, terakki ile o fende uzmanlaşmışlardır. Toplumun terakki ettikleri medeniyetin en zirvede olduğu zamanda, onların hidayeti için gönderilen peygamberler, en iyi anladıkları ilim nevinden mucizeler göstererek milletleri islah etmişlerdir.

Hem her yaştaki çocukların dersler birbirinden farklı oldoğu gibi, her ders, evvelki üzerine bir ilavedir. Çünkü eğitimin sürekliliği ve devamı bunu gerektirir. Bu kaide-i külliye fertlerde böyle olduğu gibi milletler ve toplumlarda dahi aynı cereyan etmektedir. Yani her asrın fen ve teknolojik kemalatı, bir sonraki asrın basamağı olmuştur. Bütün yeni keşfiyatlar onun üzerine bina edilmiştir. Bundan dolayı mazi kıtası müstakbelin tarlası hükmüne geçmiştir.

Öyle de her toplumun hidayeti için gönderilen resullerin, verdikleri hidayet dersleri bir birinin devamı hükmünde gelmiştir. Fertlerin toplulukların fen ve teknolojideki anlayışları, her asırda devamlı geliştiğinden, onların ıslahı için gönderilen iman-i dersler dahi süreklilik ve kemalat kazanarak değişiklik arz etmek lazımdır. Aynı ders üzerinde ısrarla devam etmek duraklamaya matuftur. Beşerin kemalatına terstir. Beş bin sene evvelki insanların teknolojik kemalatı seviyesine göre gönderilen hidayet dersleri, elbette onların en iyi anlayacağı bir seviyede iken, şimdiki ilim ve teknoloji seviyesine göre çok basit gelir. O toplumlarda yaşayan insanlar, atomdan, elektrondan, hücrelerden, galaksilerden haberleri bile yokken, bu asrımızın insanları teknolojik cihazlarla ve akıllarıyla, atom içinde gezerken hem galaksilerde seyahat ediyorlar. Elbette bu anlayış içinde olanları ikna edecek dersi hakikat evvelki asırlardan çok farklı olmalıdır. Yukarıdaki kaide-i külliyeye istinaden binler sene evvel gönderilen derslerde ısrar etmek beşeriyetin terakkiyatına muhaliftir. Demek kavimler ve toplumlara gelen şeriatlar ve peygamberlerin hidayet derslerinde, birbirini tekmil eden bir seyir izlenmiştir. Hatta en son hz. Muhammet (asm)a gelen Kur’an mucizilbeyan dahi, kıyamete kadar baki bir mucize olmakla beraber, her asrın idrakine göre hakikat derslerini ondan alıp ümmet-i Muhammediyenin imdadına yetiştirecek, mücedditlerin geleceğini peygamber efendimiz müjde vermiştir. Demek insanlık başı boş bırakılmamış, maddi ihtiyaçları her baharda imdadına gönderildiği gibi, manevi ihtiyaçları dahi her asırda imdadına yetiştirilmiştir.

Madem öyledir. Farklı dinlerin müntesipleri kendi kitaplarında haber verilen ahir zaman peygamberlerini tasdik etmeleri, ve onun verdiği manevi haberleri nazara almaları, hem kendi dini inançları açısından bir zaruret olduğu gibi, beşeriyetin maddi terakkiyatı ve teknolojik gelişmelerinin bir muktezasıdır.

Aşağıda izah edileciği gibi, Peygamber Efendimiz insanlığın kıyamete kadar bütün ihtiyaçlarını cami, en son şeriatla gelmiş. Asrının insanlarını, Kur’anın belağatıyla ve gösterdiği mucizeleriyle ikna ve ilzam ederek hidayetine vesile olmuştur. Buna binaen sahabeler sorarlar; “Senden sonra ümmetin hali ne olacak?” Peygamber Efendimiz, “Benden sonra, her asırda, bir müceddit gelir, dini Ahmediyeyi ihya eder.” buyurmuşlardır. Bu hadis şerif, islamiyetin zaman içinde, tahrife uğrayan esaslarını yeniden ihya edecek bir müceddidin geleceği müjdesini vermekle beraber. Asırların geçmesiyle değişen anlayışın ve idrakin seviyesine göre, Kur’andaki hakikat derslerini vereceklerini de müjde etmişlerdir. Nitekim Mehmet Akif Ersoy, “Asrın idrakine göre konuşturmalı Kur’anı” cümlesiyle aynı manayı ifade etmişlerdir.

Hem eski toplumlar, bir veya bir kaç fende kemal sahibi idiler. Mesela Hz. İsa zamanında sadece tıp en ileri idi. Hz. Musa zamanında sihir, Hz. Muhammed (asm) zamanında belagat ve şiir. Fakat bu ahir zamanımızın medeniyetinde ise, her türlü ilim ve teknoloji en üs seviyede olduğundan, her türlü bilim ve fen adamlarının beraber yaşadığı bir toplum vücuda gelmiştir. Ahir zamanda zuhur edecek medeniyet hakkında bediüzzaman hazretleri sözler mecmuasında şöyle der.

“Elhasıl: Sair Enbiya aleyhimüsselam’ın mucizatları, birer havarik-i san’ata işaret ediyor. Hazret-i Adem aleyhimüsselam-ın mucizesi ise; esasat-ı sanat ile beraber, ulum ve fünunun, havarik ve kemalatının fihristesini bir suret-i icmalide işaret ediyor ve teşvik ediyor. Amma mucize-i Kübra-i Ahmediye (asm) olan Kur’an-ı Mu’ciz-ülbeyan ise, talim-i esmanın hakikatına mufasalan mazhariyetini; hak ve hakikat olan ulum ve fünunun doğru hedeflerini ve dünyevi, uhrevi kemalatı ve saadatı vazıhan gösteriyor. Hem pek çok azim teşvikatla, beşeri onlara sevk ediyor. Hem öyle bir tarzda sevk eder, teşvik eder ki; o tarz ile anlattırıyor: “Ey insan! Şu kainattan maksad-ı a’la; tezahür-ü rububiyete karşı, ubudiyet-i külliye-i insaniyedir, ve insanın gaye-i aksası, o ubudiyete ulum ve kemalat ile yetişmektir” hem öyle bir surette ifade ediyor ki, o ifade ile şöyle işaret eder ki: “elbette nev-i beşer, ahir vakitte ulum ve fünuna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir.” Hem o Kur’an Mu’ciz-ülbeyan cezalet ve belagat-ı Kur’aniyeyi mükerreren ileri sürdüğünden remzen anlattırıyor ki: “ Ulum ve fünunun en parlagi olan belagat ve cezalet, bütün enva-ı’yla ahir zamanda en mergup bir suret alacaktır. Hatta insanlar, kendi fikirlerini birbirlerine kabul ettirmek ve hükümlerini birbirine icra ettirmek için en keskin silahını cezalet-i beyandan ve en mukavemet-süz kuvvetini belagat-ı edadan alacaktır.” Elhasıl Kur’anın ekser ayetleri, her biri birer hazine-i kemalatın anahtarı ve bir define-i ilmin miftahıdır.6

Bütün ins ve cinlerin efkarlarından hasıl olan medeniyet-i hazıra, insanları akıl, ilim, fen ve mantık cihetiyle çok büyük kemalata çıkarmıştır. Elbette hepisinin ayrı ayrı istidatlarını cami bir ders-i imaniye vermek gerektir ki; ikna olabilsinler.

İşte üstad Bediüzzaman hazretleri, Kur’andan teraşşuh eden ve bir cihette cevşenden feyz alan ve tevellüd eden resail-in rurlar ile hakaik-i imaniyenin bütün envaını, bütün meratibini akli ve mantıki ve yakini hadsiz delillerden müteşekkil bir hükmü tecerrübi ile ispat etmiş ve ümmeti Muhammediyenin imdadına sunmuştur.

Burada akla şöyle bir soru gelebilir: “Neden bütün insanlığa anyı anda en son kemalatı içeren şeriat gelmemiştir?” Bu mesele, ekseri gaflet ehli tarafından soruluyor. Mesela deniliyor ki ! “Madem bütün semavi dinlerin aslı haktır hakikattır. Neden en son gelen Kur’ana tabi olmayan, bilerek inkar eden kafir olur. Ve neden en son peygembere bilerek inanmayan cehennemlik olur. ?” İki şıklı bir cevap bu suali hal etmeye çalışalım.

Birincisi: İbtidai derslerde izahlar az olur. Yukarıda izah edildiği gibi ilk okul talebesine ders veren bir profösör, kendi ilminin noksanlığından dersleri düşük seviyede vermez. Muhatapların ilmi seviyesinin noksanlığından izahları az yapar. Çünkü seviyeleri ancak onu kaldırır.

İkincisi: Her bir sınıfın dersi bir üs sınıfın alt basamağıdır. Bir binanın basamakları gibi. Öğrencilerin anlayışları kemal buldukça dersler dahi ona göre teferruatlı izah edilir.

Aynen öylede zaman-ı Adem (as.) dan bu yana beşerin istidatları her daim kemalat kazanarak gelmiştir. Elbette inkişaf eden istidatlara göre hidayet ve şeriatlar göndermek hak, hakikattır ve elzemdir. Hem yukarıda izah edildiği gibi her kavme gelen şeriatlar ve mukaddes kitaplar ve o kitapların mümessilleri olan peygamberler, ümmetlerine tevhidi tebliğ ettikleri gibi ahir zaman peygamberini tebliğ etmişlerdir. Gönderilen mukaddes kitapların içinde itikat edilen hükümlerden bir tanesi de ahir zaman peygamberi ve onun getirdiği şeriatıdır. Elbette o mukaddes kitaplara iman edenler, içinde mükerreren haber verilen Hz. Muhammed (asm) nübüvvetini tasdik etmek zorundadır. Eğer bilerek tasdik etmezse kendi kitaplarının hükmüne muhalefet etmiş olur. Bu dahi onları ind-i İlahiye de mesul tutar. Eğer inkar ederlerse elbette cezayı mucip olur.

Ahir zaman peygamberi gelinceye kadar, her topluma ayrı ayrı şeriatların gelmesi yukarıdaki zikir edilen sebeplerdendir. Yani toplumların medeniyet ve hayat-ı içtimaiye de seviyelerinin farklılığındır. Fakat Kur’an mu’ciz-ülbeyan nazil olduktan ve şeriatı Muhammediye den sonra, ayrı ayrı şeriata iki sebep den dolayı ihtiyaç kalmamıştır.

Birincisi : Peygamber efendimizin zamanına kadar diğer nebilerin, islah ve irşadıyla, iman dersleriyle, insanlar, aynı şeriata itaat edecek, bir tek üstat dan ders alacak kemalata çıkmışlardır.

İkincisi : Peygamber Efendimizin getirdiği Şeriat-ı Muhammediye, beşeriyetin kıyamete kadar bütün kemalatını ve ihtiyaçlarını cami olarak nüzul ettiği için ayrı ayrı şeriatlara ihtiyaç kalmamıştır. İşte bu yüzden hatem-ül enbiya olmuştur. Fakat insanların hepisi aynı hayat ve yaşam seviyesinde olmadığından mezheplerin vücuduna ihtiyaç kalmıştır. Bundan dolayı ayrı ayrı mezhepler ortaya çıkmıştır.

ÜÇÜNCÜ MESELE:

Peygamberlerin ve hidayet dersi verenlerin, muhatapları ilzam ve ikna etmeleri için ellerine verilen hakikatler açısından, Risale-i Nurlar bu asrımızın manevi yaralarına bir merhemdir.

Yukarıda zikir edildiği gibi, Cenab-ı Hak her toplumu ayrı ayrı ilim ve fende kemal sahibi yapmıştır. O kavmin çarşısında yaşayanlar, bütün akıl ve hissiyatlarıyla o medeniyetin etrafında toplanarak, terakki ile kemal sahibi olmuşlardır. Öylede Cenabı Hak, gönderdiği nebilerin eline verdiği mucizeler, toplumun en iyi anladığı ilim içinde,onları ilzam ve ikna edecek nevden gelmiştir.

Mesela Hz. Musa (as) zamanında en çok revaçta olan meslek sihir ilmi idi. O toplumda yaşayanlar, sihir ilimin-i çok iyi biliyorlardı ki. En zirvede olduklarında bir zamanda, Cenab-ı Hak Hz. Musayı(as.) göndererek sahirlerin bütün sihirlerini iptal etmiştir. Böylelikle o kavmi en çok bildikleri ve en iyi anladıkları sihir ilimlerinin içinde ilzam ederek hidayete davet etmiştir. Bunu gören sihirbazlar, işin sihir olmayıp bir mucize olduğunu anlayarak imana gelmiştir.

İsa zamanında dahi tıp ilmi çok revaçta olan bir meslek idi. İnsanlar arasında en çok beğenilen meta olarak kabul edildiğinden, zihinler o ilimin etrafında dönüp dolaşıyordu. Toplum tıp ilminde en yüksek bir mertebede iken Hz. İsa (as ) tıp ilminin en müntahası olan ölüleri diriltmek gibi bir mucize ile ortaya çıkmıştır. Bu mucize ile o zamanın bütün tabiblerini ilzam ederek insanları çoklarının hidayetine vesile olmuştur. Çünkü o tabiblerin en çok anladığı şey tıp ilmi idi. Onlar tıbbın ne olduğunu bildiklerinden Hz. İsa (as.) yaptığı şey doktorluk olmadığını ancak bir mucize olduğunu anlayarak imana gelmişlerdir.

Aynen öylede Asr-ı Saadet çarşısında dahi en mergup olan şiir ve belagat metaıdır. İnsanlar belagat ilminde en yüksek bir kemalata ulaşmış. Toplumdaki şairler ve edipler en büyük bir kahraman milli olarak kabul ediliyordu. O kadar tesirli bir söz söyleme iktidarına sahip idiler ki; bir şairin bir sözü ile iki kabile birbirleriyle savaşa tutuşurlardı. Ve yine ayni şairin başka bir sözü ile müsalaha ederlerdi ve kabileler bir şairin sözü için birbirileriyle savaşa tutuşurlardı.

İşte tam böyle bir zamanda kırk cihetle mucize olan Kur’an; Hz.Muhammed’e (asm) nazil oldu. Bütün şairlerin ve ediplerin sözleri, onun yanında güneş ışığına bedel mum ışığına döndü. Böylelikle aynı belagat ilminin içinde onları ebediyyen ilzam ederek çoklarını imana getirdi. Hatta Kur’an muciz-ül beyan o ediplerin imana gelmeyen kısmını dahi mübarezeye davet ederek dedi: “Ya Kur’anın bir mislini getiriniz yada dünya ve ahiret zilleti kabul ediniz.” Bin dört yüz sene gibi uzun bir zaman geçmesine rağmen asla bir mislini meydana getirememişler. Demek Kur’anın bir mislini yapmak iktidar beşer tarafından mümkün değildir.

Belagat ilminden en iyi anlayan muhakkak meşhur ediblerdir ki, içlerinden birisi diyor: “Ben buranın en meşhur ediplerindenim, fakat böyle bir kelam duymadım.” Hatta başka bir tanesi ayeti duyar duymaz secdeye kapanıyor. Ona diyorlar: “İman mı ettin ?”, “Hayır, iman etmedim fakat şu ayetin belagatına secde ettim.” Toplumun en yüksek kemalde olduğu ilim içinde onları ikna ederek hidayete davet, Adetullahı böylece tahakkuk ediyor. Elbette böyle bir mucize karşısında insaflı olanlar acizlerini itiraf ederek imana gelmişlerdir.

Bu kaide-i külliyeye ve Adetullaha göre, asrı saadetten sonraki asırlarda dahi iman ve hidayet hizmeti devam etmektedir. Madem asrı saadetten sonra tasavvuf ve tarikat imamları, hidayet hizmetlerine devam etmişlerdir. Tasavvuf mesleğinde ise aşk, muhabbetle şeyhlerine bağlılık, nafileler, riyazetler, seyri suluk ile kalb ayağının inkişaf ettirilmesi terakkilerinin temel esasıdır. O hizmet-i imaniyenin müntesipleri zamanında en makbul, rağbet gören meta; aşk, muhabbet ile, kalbin inkişafi ve velayet makamına ulaşmaktı. Çünkü zamanlarında manevi kemalatın zenbereği bunlar idi. O imamlar bu sayede müslümanların mevcut olan imanlarını tasavvuf ve tarikat perdesi altında inkişaf ettirerek onları velayet mertebesi kazandırıp evliya denilen milyonlar ehli kemal zatları insanlığa hediye etmişlerdir. Zamanın velilerinden bir kaç tanesi şöyle demiş.

Aşkın pazarında canlar satarlar.

Satarım canımı alan bulunmaz.

Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib

Kılma derman çün helakim zehri dermanındadır

Ayrıca evvelki asrılar ve zamanlar şahıs zamanı olduğundan o veliler her an merci makamında kalarak, kalpleri Cenab-ı Haktan gelen feyze ayine olmuştur. Ta bir asır önceki Mevlana Halit hazretleri dahil olmak üzere bütün alemi islamda iman hizmeti böyle yapılmıştır.

Bu asrımız ise, bütün beşeriyet kainatta cereyan eden kanunları dikkatle tecessüs etmiş. Sebep sonuç silsilerini tespit ederek, o külli kanunları kendi sanatcığı ile tatbik etmeye başlamış. Bundan dolayı fen ilmi ile akıl, mantık, delil, hüccet, cerh edilmez hükümlerden doğan bir medeniyet ortaya çıkmış. Bütün dünya insanları adeta tek bir millet olmuş fennin terakkiyatı için çalışıyorlar. Mesailerini fennin üzerine sarf ediyorlar. Elbette böyle bir toplum içinde yaşayan insanların en iyi anladıkları şey akıl, ilim, fen, mantık, delil ve cerh edilmez hüccetlerdir.

Madem bizler bu asrın çarşısında yaşıyoruz. Elbette zamanımızın medeniyetinin pazarında en makbul meta olan yukarıdaki sayılan hükümlerden etkileniyoruz. Hem hu asrımızın dinsiz feylesofları, fennin kurallarını kullanarak dinin ve imanın bütün esaslarına, devletler otoritesini de arkalarına alarak hücum etmişler ve etmeye devam ediyorlar. Çok müslümanlar onlara tabi olarak imanlarını kayıp ediyorlar.

Elbette böyle bir zamanda iman-i esasların tebliğ edilmesinde en ikna edici düstur akıl, ilim fen, mantıki delillerle hakaik imaniyeyi muhtaç olanlara yetiştirmektir. İşte Bediüzzaman Sait Nursi hazretleri Risale-i Nurlarda beyan edilen böyle bir düstur ile ortaya çıkmış. İlim ve fenden gelen dinsizlik cereyanının bütün yollarını, bir daha açılmamak üzere tıkamış, küfrün temel esaslarını zir-ü zeber etmiştir. Hem akıl ve ilim yoluyla marifetullahın en yüksek mertebelerine çıkacak bir yol açarak, ehli imana sonsuz bir sürur ve sevinç kazandırmıştır.

Kur’an mu’ciz-ülbeyan bir Ayet-i Kerimede şöyle ferman etmiştir: “Kalpler zikirler ile tatmin olur.” Akıllar temsil dürbünleriyle doğrulanan ilim ile tatmin olur. Bu zamanımızda ise akıl ve kalbin imtizacıyla hakaik-i imaniyenin anlatılmasına ihtiyaç vardır. İnsan kalp ile Allah-ı tasdik ettiği gibi, akıl dahi onun varlığını, birliğini, isimlerini sıfatlarını gösteren delilleri kainat kitabında okuyarak kalbin tasdikini kuvvetlendirmeli. Yani kalbin tasdik ettiği hükmün doğruluğunu gösteren sonsuz delilleri bularak kalbe yardımcı olmalıdır.

Akıl, kalbin tasdik ettiği hükümleri delillerle takviye ederse, kalbe asla şüphe gelmez. Aksi durumda kalbin tasdik ettiği hükümleri vehim ve vesvese tereddüde sokabilir. İnsan fen ilimleriyle uğraştıkça zaten Allahın sanatını incelemiş olur. Bulduğu her intizam,mizan, nizam sani-inin varlığına, birliğine delil olur. Dolayısıyla yaptığı her çalışma tefekkür ibadetinin kapılarını açar. Şayet fen ilminden haberi yoksa sadece nakli olan Kur’andan ayetler ve efendimizden hadis şeriflerle söylediği hükümleri, delil göstermeye çalışır. Halbuki bu asrımızın fen ve felsefe adamlarının iknası için geçerli bir metod değildir. Demek iman hükümlerinin ispatından bahis eden, kainat kitabını da okumasını bilecek öyle tebliğ yapacak. İşte böyle emsalsiz bir sistem, Bediüzzaman Said Nursi hazretleri tarafından ortaya konulmuştur.

“Aklın nuru fünun-u medeniyedir, kalbin ziyası ulumu diniyedir. ikisinin imtizacıyla hakikat tecelle eder. İhtilaflarında ise birinde taassup diğerinde ise fitne fesat başlar.” Bu cümlenin ifade ettiği hakikatın dürbünüyle, Fen ilmi ile Kur’anın hakikatlerinin birleştiği noktaya genel bir bakış.

Ezel ve ebedin tek ve yekta, misilsiz sahibi olan Cenab-ı Hak ilmi ezeliyesiyle, madumattan ibaret olan bütün mümkünatı her cihetle teşhis ve ihata etmiştir. Öyle ise ilmi ilahiye sonsuzdur, ve o ilmin harici olamaz. Madem o zatın ilminin harici olamaz, her şey ilminin içindedir. Madem öyledir o Zat-ı Zülcelâl her şeyi bilir. Her şey ayini ilminde mevcuttur. Buna binaen muhakkikin asfiya, ilmi ilahideki bir silsile-i ilmi olan vücutlara ayan-ı sabite demişlerdir.

İlm-i Ezelide bir silsile-i vücut ilmisi bulunan şeylerden, İrade-i Külliye, tercih ve tahsis ettiği mahiyetleri, ilim ve emrin bir unvan-ı olan levh-i mahfuza yazar. Böylece ona sabit bir hakikat vermiş olur. Ve alem-i şahadete gelmesini murad etmiştir. Levh-i mahfuz ilim ve Emr-i İlahiye’nin arşıdır. Levh-i mahfuza yazılan nebatat ve camidatın teşekkülat programları, onlara müvekkil olan melaikelere yüklenir. Çünkü teşekkülat programlarının vücut haricisi olmadığı için, haricisi vücudu olan melekler ona müvekkil olarak tayin edilmişlerdir. Sonra o teşekkülat programları alem-i gaybdan alem-i şahadete geçiş berzahı ve yolu olan çekirdek ve tohumlara kayıt edilir. İşte bu kayıt dahi bir intizam ve mizan iledir. Buraya kadar olan kısım o nebatatın alem-i gayba bakan cihetidir ki, hiç bir fennin eli o gayb cihetine ulaşamaz. Buradaki mantıki kaideye göre alemi gaybdan, her ne alemi şahadete çıkıyorsa, İlm-i İlahiyede mevcuttur. Ancak İrade-i Külliyenin takdir ettiği miktar, Kudret-i İlahiye ile şahadet alemine çıkarılır. Bütün çekirdekler, tohumlar, yumurtalar, nutfeler, eşyanın gayb aleminden şahadet alemine çıkış noktalarıdır. Yani o kapılardan bizim bulunduğumuz âleme çıkarlar. Aynen öylede, bütün insanlardaki müstakim akıllar ve nurani kalpler, alem-i şahadet ile alem-i gayb arasındaki nurani berzahlardır. Ve iki alemin birleştiği yer ve geçiş noktalarıdır.

Şimdi faaliyetin; alem-i mülk ve alemi şahadet kısmına gelelim. Çekirdeğin içine kayıt edilen programın bizim canip olan alem-i şahadete çıkması için zerreler alemine ihtiyaç vardır. ( bir projeyi çizen mimarın kağıt üzerindeki planının, gözlere görünmesi için malzemelere ihtiyacı olduğu gibi.) Bu zerrat malzemelerinin hazırlanması için tam on beş milyar sene gibi bir zaman geçmiştir. Şöyle ki.

Cenab-ı Hak önce esir maddesini yaratmıştır. Esir maddesinin bir kısmı esir kalmak şartıyla diğer kısmını tevessü edip yayarak genişletmiştir. Diğer kısmını da kudretiyle tahrik ederek teşekkülata başlamıştır. İlk teşekkülat esir zerrelerinin intizam, mizan ve hikmetle bir araya getirerek atomlar yaratmıştır. Sonra atomları bir kanun ile tahrik ederek elementler halk etmiştir. Daha sonar anasırı yaratılıyor. ( hava su ziya hararet.) Anasırlar ise dört esmasının tecellisine arş olarak tanzim edilmiştir. Ve bitkilerin teşekkülüne bir tezgâh olarak hazırlanmıştır.

Birincisi : Hava unsurudur, emir ve iredenin arşıdır.

İkincisi : Toprak unsurudur. Hıfz-ı Hayat arşıdır. İsm-i Hafız ve Muhyinin arşıdır.

Üçüncüsü : Su unsurudur. Fazıl ve Rahmet arşıdır.

Dördüncüsü :Nur unsurudur. İlmin arşıdır.

Bu dört arş, bitkilerin teşekkülat programlarının alem-i gaybdan alem-i şahadete çıkıp gözlere görünmesi için kullanılan bir tezgah hükmünde tanzim edilmiştir. Bu hazırlık tamamlandıktan sonara kudret-i ilahi anasırın zerrelerini çekirdek ve tohumlardaki teşekkülat programlarına göre, intizam tahtında sevk eder. İlmin gösterdiği yollar ile hareket ettirilen zerreler, çekirdekte yazılı olan programın gözlere görünmesine sebep olur.

İşte bu sevk hengamında o teşekkülat programına müvekkil olan melaikelere her an-ı ilham olarak tebliğ edilir. Melaikelerin vazifeleri ilham edilen emre itaat etmektir. Sonra nebatat zerreleri gıda ve rızık vasıtasıyla hayvanatın vücudunda kullanılmaya başlanmıştır. En son ise insan yaratılmıştır.

Yukarıdaki izahın dürbünü ile, mahlukatın iki boyutunu ele aldık.

Birincisi : Camidat, nebatat,ve hayvanatın teşekkülat programlarının ilmi ezeliden, alemi şahadete çıkış kapısı olan tohumlara kayıt edilişine kadar olan seyri.

İkincisi : Kainatın ilk yaradılışındaki esir maddesinin, Kudret-i İlahiyenin halk ve icadıyla hasıl olan hareket, teşekkülat, tenevvüat tebeddülat, tegeyyürat, tahavvülat fırtınaları içinde mevcutatın icadıdır. Bu icat silsilesi ile zerrat, camidattan, nebatat, hayvanat, ve insanların vücutlarına kullanılacak kemale çıkarılmıştır. ( bu meselenin geniş izahı otuzuncu sözdür)

İşte bütün fen ilmi bu ikinci kısımdaki yani alem-i şahadetteki kanuniyet şeklinde cereyan eden faaliyet-i kudret-i inceler. Başta Kur’an mu’ciz-ülbeyan olmak üzere bütün mukaddes kitaplar ise çekirdek ve tohumlar içindeki programların alem-i gaybın arkasındaki ilm-i ilahiye ile olan münasebetinden bahis eder. Çekirdek ise, gaybi olan program ile şahadetten olan zerrelerin birleştiği ilk düğüm noktasıdır. İşte bu noktada fen ilmi ile Kur’an birleşir. Yani fen ilminden olan biyoloji çekirdekten ağaç olup meyve verip ölünceye kadar olan kısmını inceler. Diyanet ise o meyvenin ilim ezeliye ile olan münasebetini ve niçin yaratıldığını inceler.

Fen ile din ilminin birleştiği diğer kısım ise şudur. Fen yukarıda beyan edildiği gibi eşyanın yaradılışındaki silsileyi, yanı nasıl yaratıldığını inceler. ( nutfeden, alagadan, mudgadan, azmılahımden, halkı cedidden, gençlikten, çocukluktan gençlikten ölüme kadar) başka bir tabirle eşyanın mülk cihetindeki intizamla cereyan eden, teşekkülat, tenevvüat, tebeddülat, tegayyürat, tahavvülattan müteşekkil faaliyetleri inceler. Din ise eşyanın niçin yaratıldığını yani hikmetini yani mülk ve melekütiyet kısmının sani-i ile münasebetini beyan eder. Başka bir deyişle fennin eli yetişemediği ve aklımızın en çok merak ettiği, neden ve niçin ini inceler.

Mesela bir sarayı yapan bir mimar önce binayı veya sarayı niçin yapacağını düşünür. Sonra maksada en münasip olan planı daire-i ilmiyle teşhis eder. Sonra sarayın binasında kullanılacak olan malzemeleri intizam tahtında kullanır. Binayı inşa eder. Biz ehli fen olanlara şunu soruyoruz. Acaba bu kanunun silsilesinin haricinde hangi şey-i beşer bina etmiştir. Elbette hiçbir şeyi… Öyle ise bir şeyin vücut bulmasında bu iki unsuru birbirinden ayrı düşünmek imkânsızdır.

Aynen öyle de bir elmaya baktığımızda, suretiyle hikmetini birbirinden tamamen bağımsız olmadığını görürüz. Yukarıdaki misalin dürbünü ile bakıldığında, önce elmanın niçin yaratılacağına hüküm edilir. Sonra o maksada göre teşekkülat programı teşhis edilir. Nihayetinde kudret ile halk ve icat edilir. Halbuki ehli fen sadece nasılını incelemek bizim işimizdir. fakat niçin-i bizi ilgilendirmez demekle yarı unsuru görmemekten gelir.

Ayrıca suret ile hikmet arasında kusursuz bir tenasüp vardır. Ve bu tenasüp ise ancak ilim ile teşhis edilebilir. Elma böyle olduğu gibi bütün elmalar, nebatat, hayvanatın vücutları böyledir. yaradılışta en kusursuz bir tenasüp gözetilmiştir.

Mesela balıkların yüzgeçleri denizdeki hareketlerine en münasip bir keyfiyette olduğu gibi, kuşların vücudu havaya, hayvanatın vücudunda en uygun karada yaşamaya münasiptir. Veya aslanların rızkını temin etmesi için en münasip bir pençe ona verilmiştir. Kartallara ise gaga ve pençe verilmiştir. Ve keza.

İnsan fen ilmi ile kartalların nasıl kanat çırptığını ve kanatların havadaki uçma dengesini nasıl muhafaza edildiğini düşünürken, aynı zamanda bunların niçin yapıldığını düşünmesi bir noksanlık olmaz. Belki ikisini bir anda düşünmek neticeye daha çabuk götürecek bir yoldur. Halbuki zamanımızın fen ilmini yönlendirenler “niçin?” sorusuyla bilim olmaz diye karar vermişler. Bence tam aksi doğrudur. Belki bilimin daha hızlı inkişaf etmesine sebep olur.

Şimdi biraz bu tenasüp kelimesinin üzerinde durmaya çalışalım. Suret eşyanın göze görünen kısmıdır. Suret üzerindeki inceliklere de sanat diyoruz. Bir şeyin üzerindeki suret ve sanatı göz görür. Hikmet ise o eşyanın yapılmasındaki gaye, maksat, fayda, semerat, manasını taşır. Eşyanın hikmetini de ancak akıl görür. Aklı olmayan hikmeti göremez.

Mesela elimizdeki kağıt paranın suretini ve sanatını. gözle görürüz. Fakat o kağıt paranın yapılış gayesini faydasını, maksadını ancak akıl görür. Dolayısıyla insanlar o kağıt paranın değerini bilir. Halbuki paraya aynı anda insan ile bir öküz baksa, ikisi de suretini görür. Fakat hikmetini ancak insan anlar. Çünkü ilim ve şuur sahibidir.

Meselenin ikinci bir şıkkı da şudur. Hikmet suretten ve sanattan önce düşünülür. Sonra suret ve sanat, hikmete en uygun olarak yapılır. Kağıt paranın örneğinde olduğu gibi, para daha basılmadan ne işe yarayacağı hikmeti düşünülmüştür. Sonra o faydaya en uygun suret ve sanat seçilmiştir.

İşte paranın hikmeti ile sanatı arasındaki en uygun ölçüye tenasüp denir. Bu tenasübü ise ancak ilim teşhis eder. İlim sahibi olmayan bu tenasübü kuramaz. Hatta ilimde ne kadar ileri ise o tenasüp o kadar kusursuzdur.

Mesela bundan yüz sene evvelki bir Mercedes ile şimdiki arasındaki fark, İnsanların fen ilmindeki terakkilerine işaret olduğu gibi, arabanın sanatı ile hikmeti arasındaki tenasüpteki optimum noktaya ulaşılması dahi ilimdeki terakkilerine işarettir. Çünkü ilim arttıkça bu tenasüp en uç noktaya ulaşır. Eğer ilim sonsuz olursa kusur dahi sıfır olur. İnsanlarda sonsuz ilim olmadığından eserinde illa bir kusur olacaktır.

Halbuki Cenab-ı Hakkın ilmi sonsuz olduğundan sanat-ı İlahiyede, mebde ile müntehada bir fark yoktur. Çünkü ilk yarattığı en kusursuz noktadadır. Bundan dolayı Allahın sanatında sonradan bir tekamül olamaz. Sanat-ı İlahiye’deki tekamül, ancak teşekkülat kanununa göre yaradılış seyrindedir. (bir tohumdan ağaca veya nutfeden insan olan tekâmül )

Mesela insanın vücuduna her bir azanın yapılışındaki fayda ile suretinin arasında kusursuz bir tenasüp görürüz. Bunlardan sadece bir tanesi olan nefes borusunun, lokmayı yutarken bir saniye gecikmesi insanın ölmesi demektir. Bu ise daha yaratılışta neslinin bitmesi anlamına gelir. Öyle ise burada zerre kadar kusur yoktur. Demek ilim ilahi sonsuzdur. Bu tenasüp hem enfüsi delilde hem afaki delilde kusursuz cereyan eder.

Bu hakikatın nazarıyla kainatta bakarsak her şeyin mutlak ve kusursuz bir tenasüp üzerine yaratıldığını görürüz. Bu tenasübü Kur’an-ı Kerimdeki ifadesi sıratı müstakimdir. Kusursuz bir şekilde sanat ve hikmetin tenasübü, ilmin de sonsuz olmasını gerektirir. İşte diyanet derki kainattaki bu noksansız tenasüp, sani-inin nihayetsiz bir ilim ve irade sahibi olduğunu ispat eder. Halbuki fennin maddiyun kısmı, kendi sanatında ki ilmi arttıkça bu tenasüpteki en optimum noktayı yakalamaya çalışıyorlar. Gece gündüz bunun için beyin fırtınası estiriyorlar. Fakat ne yazık ki kainatın yaradılışında sonsuz bir ilim irade ve kudreti kabul etmiyorlar.

Şimdi kelamın ayeti olan Kur’an mu’ciz-ülbeyan bu mesele hakkında ne dediğine dikkat edelim. Fatiha suresindeki ( ihdinassıratalmüstekım) yani dosdoğru yol. Bunu tefsir edem Bediüzzaman hazretleri şöyle der. Dosdoğru yol, iki nokta arasındaki en kısa mesafe demektir. Bunun bu mesafe sadece bir tanedir. Bir ikinci şıkkı yoktur. Öylede fen ve teknolojide de, sanat ile hikmet arasında en mükemmel ve en kısa yol dahi bir tanedir. İşte bu gün dünyanın bütün ilim adamları, fen ve teknolojide terakki ettikçe bu kusursuz tenasübü yaklaşmaya çalışmaktadırlar. Tenasüpteki kusur sıfır noktasına ulaşırsa, o şeyi yapan zattaki ilim, her cihetle kemalde olur. İlim ve mantık kaidesine göre bunun zıddı olamaz. Aynen öylede yukarıda insan misalinde olduğu gibi, Cenab-ı Hakkın sanatının her biri, hem kendi içindeki azalarda ( enfüsi dairede) hem kainatla münasebette ( afaki daire ile münasebeti ) sonsuz bir tenasüp içindedir. Yani sırat-ı mustakim denilen en kısa yol üzerine yaratılmıştır. Ve kainattaki bu tenasüp Kur’anın ayetinin doğruluğunu ispat eden delillerdir. Ve Fatiha’daki sıratı müstakimin bir manası da budur.

Bu nokta-i nazardan din ilmi kainattaki bu en kısa yola sırat-ı müstakim der. Fen ilmini de teknolojideki en optimum nokta der. Demek bunları birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bunlardan sadece birini okuyup diğerini okumamak eksikliktir. İşte sevgili üstadımızın baştaki beyanı bu esasata bakıyor.

Diğer bir ifade ile fen ve din ilimlerinin birleştiği nokta (ene)dir. Ayrıldıkları nokta ise (enaniyet) tir.

Peygamber Efendimiz’in (asm) sünnet-i seniyesi, kainattaki cari olan Adetullah kanunları ile şeriatı suğra kanunlarının birleştiği nokta olarak tezahür etmiştirr. Ve bütün hareketleri sıratı müstakim üzerine cereyan etmiştir. ( fatihanın tefsiri elhücceti zehra) ( sözler lemat kısmında el Hakkı yağlu kısmında izah edilmiştır.)

Aklımızın irşadı için kainat kitabında yazılan iki noktayı, tılsımlar mecmuası sahife otuz birde şöyle beyan etmiştir. Kainat kitabına baktığımızda iki çeşit faaliyet çeşidi görüyoruz.

Birincisi: İntizam mizan ile cereyan eden faaliyetlerdir ki, buna yeknesak ve silsile ile cereyan eden kanunlar diyoruz. Bu kanunların nasıl işlediğini tabiat risalesinin son muhalinde izah edildiği gibi, dikkatli tarassut ve gözlemleme sonucu anlıyoruz. Verilen misalde şöyle der.

Bir adam gayet muhteşem bir kışla dairesinin bütün faaliyetlerini görecek yüksek yerden bakar. Sabahtan akşama kadar askerlerin yaptığı bütün hareketleri, talimleri, eğitimleri birer birer kayıt altına alır. İkinci gün yine aynı vakitte bütün kışladaki faaliyetleri kayıt altına alır. Sonra kendisi şöyle bir karar verir. Bu kışladaki kumandan askerleri şu kanuni nizamname ile eğitimden geçirir ve terbiye eder. Kumandanı görmek için gider. Kendi tespitlerinin doğruluğunu anlamak için askerlerin eğitim çizelgesini ister. Bakar ki kendi aldığı notların tamamen doğru olduğunu görür. İşte kumandanın eğitim çizelgesini hiç görmeden, sadece askerlerin hareketlerine bakarak not alan adam doğru hükümlere şuurlu bir tarassut ile ulaşmıştır. Hatta çizelgeyi kumandan hiç bir yere yazmasaydı dahi, sadece ilminde olsaydı yine bu adam o kumandanın daire-i ilmindeki kanunlara gözlemleme sonucu ulaşabilirdi.

Aynen öylede insan kainattaki mahlukatın hareketlerini, intizam ve rabt altına alan kanunları daimi gözlemleme ile tespit ediyor. Ve bütün mahlukatın bu kanunlarla terbiye edildiğini görerek, aklı düşünmeye bir yol buluyor. Fen ilminin bütün külli kanunlarının tespiti böyle olmuştur. (Bunlardan en mühimleri yeknesak hareketler, tenasül ile devam eder fiiller, teşekkülat faaliyeti ve ihatalı faaliyeti ilahiyedir.)

Eğer kışlada her gün aynı cereyan eden yeknesak faaliyetler olmasaydı bu adam aklı ile asla bir hükme ulaşamazdı. Kışlanın eğitimi hakkında bir rapor yazamazdı. Öylede kainattaki intizam ve mizan ile cereyan eden kanuniyet tarzında faaliyetlerin konulmasının bir hikmeti aklımızın irşadı ile kanun koyucuyu bilmemiz ve varlığına birliğine ulaşmamız içindir. Eğer kanuniyet şeklinde faaliyetler olmasaydı aklımız inkişaf edip kemal bulamazdı

Ikincisi : Şüzuzat-i kanuniye, ( yani kanundışı kanunların harici) tegayyürat-ı suriye, teşahhusatın ihtilafı, zuhur ve nüzul zamanın tebeddülü tarzında olan faaliyetlerdir.

Birincisi olan yeknesaklık ve intizam ile cereyan eden kanuniyet şeklindeki faaliyetler, yukarıda belirtildiği gibi, düşünmemize birer basamak olmuştur. Mesela her gün güneşin doğuşunu görürüz, aklımız bu yeknesak faaliyete bakar ve der. Yarın güneş yine aynı yerden doğacak. Veya bir mısırı tarlaya attığımızda bundan yine mısır çıkacak deriz Çünkü şimdiye kadar silsile hep böyle cereyan etti. Ve keza bu faaliyetler hep aynı tekerrür ettiğinden aklımızın düşünmesi ve karar vermesi için birer basamak olmuş. Ve inkişaf ettirmiştir. Kanunların işleyiş şeklini kavradıktan sonra her birine birer ünvan yani isim koyarız. Yani tenasül kanunu , teşekkül kanunu, çekim kanunu vs. Demek aklımız birer silsile veya yeknesak faaliyetleri gözlemleyerek kainattaki cereyan eden kanunların işleyişini anlar tespit eder.

İnsanlar bütün düşüncelerini bu kanunlar üzerine bina eder. Akıl hep bu kurallara göre hareket eder. Demek kainattaki faaliyetlerin intizam ve mizanla cereyan etmesinin bir maksadı da aklımızın irşadı ve hiçbir şeyin tesadüfen olmadığını kavramamız içindir. Çünkü akıl ve mantık kaidesine göre şu hüküm her yerde geçerlidir. İntizam tesadüfü reddeder, ilmi iktiza eder. İlim ise bir alimin vücudunu ispat eder.

Eğer kainattaki faaliyetler, yeknesak ve intizamla cereyan eden kanuniyet şeklinde olmasaydı akılın, üzerine yürüyeceği yollar olmazdı ve hiç bir şekilde şu silsilenin neticesi şöyle olur diyemezdi. Bu takdirde asla fen ilmi diye bir şey dahi söz konusu olmazdı.

Fakat bu yeknesak ve intizamla cereyan kanunlara bakarak her şeyi öğrenen akıl, kanunların aynı tarz işleyişini gördükçe zaman içinde, bir ülfete ve ünsiyete kapılır. Yani nasıl işlediğini biliyoruz deyip, tetkik etmeden neticeye karar verir. Böylelikle ülfet perdesine bürünür. Daha sonra ülfet ünsiyete ,ünsiyet gaflete, gaflet cehalete, cehalet ise tekeddüre, tekedür, inkara, inkar ise isyan ve küfre sebep olur. Fen ilminden gelen inkar bu inceliği fark edememekten ortaya çıkmıştır.

Yani zaman içinde vehim kanunlara vücut harici vererek kumandanın vücudunu inkar ettirip, sadece kanunlar bu faaliyetleri yapıyor demeye başlamıştır diyerek şirke düşmüştür. Kumandanı kabul etmeyip sadece kanunları kabul eden adam ne kadar akla muhalif hüküm ettiği malumdur. Çünkü kanun bir hükümdür. Faaliyet ise hükme göre olur. Kanunun vücudu ilim olduğundan mutlaka bir kanun koyucunun. Eger kanun koyucuyu kabul etmezsek hükmün de vücudu olmaz. bütün ehli akıl bunda müttefiktir. Mesnev-i Nuriyede bu hatanın kaynağını sevgili üstadımız Bediüzzaman hazretleri şöyle izah etmişlerdir.

(O şeriattaki ahkamın yeknesak istimrarına istinaden, vehim hayal tasallut ederek tazyik edip, şu tabiatı hevaiye tevazzu ve tecessüm edip, mevcut harici hayalden hakikat suretine girmiştir. ) Yani kainatta cereyan eden kanunların vücudu haricisi olmadığı, Sadece ilmi vücudu olduğu halde, hayal ve vehim, kanunlara bir vücut vererek, tesiri haricisi vardır, diye akla hüküm verdirir. Böyle bir hükmü veren akıl, kainatın işleyişinin bu kanunlar tarafından olduğuna kabul eder. Zerreleri ve kürreleri kanunların sevk ve idare ettiğine hüküm eder. Hariçten kimsenin müdahale etmediğini, bir fabrika veya matbua gibi çalıştığını tasavvur eder. Böylece kanunlara tesri ve hakimiyet vererek şirke düşer.

İşte her şeyi ilmiyle teşhis ve ihata eden alim-i külli şey, aklımızın bu noktada şirke düşmemesi ve düşenlerin kurtulacağı bir yol göstermiştir. Ve kanuniyet şeklinde olan bütün faaliyetlere, her an kanun üstü müdahale yaparak ( şuzuziyet-i kanuniye, ve tegayyuriyet-i suriye teşahhusatın ihtilafı, zuhur ve nuzul sebepinin tebeddülü tılsımlar sahife otuz bir) hem her yerde hazır olduğunu, ve her işi bizzat kendisi yaptığını ne zatında, ne sıfatında , ne efalinde, şeriki, muini, veziri naziri, olmadığını aşağıda izah edilen kanun üstü faaliyetlerle akla göstermiştir.

Birincisi : Meşiet ve iradatında fail muhtar olduğunu, ihtiyar sahibi olduğunu, hiç bir kayıt altında olmadığını ispat etmiştir.

Mesela bir insan, dünyaya geldiği andan itibaren her an, her gün, her sene, her yaşta vücudu değişir. Hatta tıp ilmi derki bir saniyede insana vücudunda yüz elli milyon hücre ölür, bir o kadarı yeniden yaratılır. Bunu biz gözümüzle kısa bir zamanda fark edemiyoruz. Ancak tıp ilmiyle fark ediyoruz. Bir veya iki sene geçerse aradaki farkı göz sezebiliyor. Demek tıp ilmine göre her an vücudumuzda milyonlar yaratılma ve ölme faaliyeti vardır. Bu faaliyetler devam ederken çocuğun siması dahi her an değişiklik içindedir. Öyle ise her an bir irade ve kudretin müdahalesi var demektir. İşte bütün bu faaliyetler mutlaka bir faili muhtarın vücudunu gerektirir.

Ikincisi : Yaptığı kanun üstü faaliyetlerle her anda, her şeyin her şeyinin, her halinin yanında hazır olduğunu göstermiş.

Birinci kısımda sayılan faaliyetleri yapan zatın, mutlaka her an yaptığı faaliyetin yanında hazır ve nazır olması gerekir. Kanun üstü müdahaleden murad şudur. İnsanın azayı esasiyede ittifakları kanuniyet tarzındaki faaliyetlerdir. Yani insan nesli tenasül ile maziden müstakbele ayni mahiyette aktarılır. Fakat hiçbir insanın vücut azaları ve bilhassa siması diğerleriyle aynı değildir. İşte bütün simaların farklı yaradılışı, doğrudan kanun üstü müdahalenin neticesidir. Demek her an farklı emirler veriliyor. Emre göre faaliyetler oluyor. Faaliyetlerin farklılığından da farklı simalar yaratılıyor.

Üçüncüsü: Her şey, her anında, her şey’inde her şe’ninde Cenab-ı hakkın rububiyetine muhtaç olduğunu, ve emirlerine münkad olduğunu aklımızın gözüne gösterip, ülfet ve ünsiyet perdesini yırtarak gafleti dağıtıp nazarlarımızı esbabdan müsebbibül esbaba çevirmiştir.

İşte Kur’anın, kainat kitabındaki beyanatı bu esasata bakıyor. Böylelikle aklımızı, kanuniyet tarzındaki faaliyetleri gösteriyor. Sonra sathi bakmaktan gelen gafleti dağıtarak daimi irşat yollarını açıyor.

İkinci nokta: Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, akıl ilim ve mantık içinde dalalet içine düşen insanların, ikna ve ilzam için kullandığı en ehemmiyetli metod Kur’anın en parlak icazından olan sırrı temsil dürbünüdür. Risale-i Nurlarda bu temsil dürbününü kullanarak öyle bir ikna ve ispat yolunu açmıştır ki, ehli dalalet değil karşı durmak; ispat metoduna hayranlıktan parmaklarını ısırmışlardır. Bu güne kadar ispat ettiği hiçbir meselenin cerh edildiği görülmemiştir.

Bu bir iddia değildir. Seksen senedir Risale-i Nur eserleri bütün dünyaya Kur’anın Nurunu neşir ettiği halde, mağlup olmaması büyük bir inayet-i ilahiyedir. Dinin muhalifleri olan ehli dalalet, böyle bir ispat karşısında, acizliklerinden sevgili üstadımız Bediüzzaman Sait Nursi hazretlerini bir çeyrek asır boyunca esaretlerde ve zindanlarda hapis ederek risale-i nurların intişarına mani olmaya çalışmışlardır. Fakat hikmeti ilahiyenin tetellisidir ki, onların verdikleri sıkıntılar daha ziyade bu kudsi hizmeti kur’aniyenin intişarına sebebiyet vermiştir. Ayrıça gazete gibi neşir vasıtalarındaki haberleri hem hizmet-i kuraniyenin hem bediüzzaman hazlerinin tanınmasına ve reklamına sebebiyet vermiştir.

DÖRDÜNCÜ MESELE:

Asrımızın hükmü ve ilcaatı acısından, Risale-i Nurlar bu asrın manevi hastalıklarının ilacıdır.

Asrımızın hükmünü ve ilcaatını iki kısımda mütalaa etmeliyiz.

Birincisi; Zamanımız daha evvelki asırlar gibi ferdiyet zamanı değildir cemaat zamanıdır. Mevlana Halit (ks) hazretlerine kadar gelen mücedditlerin asrı şahıs ve ferdiyet asrı idi. Ve o zamanın insanları, velayet sahiplerinin, veya asrının mücedditlerinin etrafında toplanmışlar. O mübarek zatların kalpleri cenab-ı haktan gelen feyze ayinadarlık ettiğinden müntesipleri pervaneler gibi ondan istifadeye çalışmışlardır. Çünkü ferdiyet zamanında şahıslar merci makamında olduklarından onlardan gelen feyiz ve sözleri etrafındakiler, teslimiyetle kabul ediyorlardı. Sözlerinin doğruluğu şahıslarına nispet edilerek sorgulanmıyordu. O zatların velayet sahibi olmaları, müntesiplerinin kalplerine bir kanaat verdiğinden sözlerine teslimiyette tereddüt etmiyorlardı ki, bu anlayışa kaziye-i makbule denir. Elbette hakiki velayet sahipleri olan velilerin bu tara hizmetleri zamanlarda çok makbul bir yol idi. Aynı zamanda o zamanın hükmüne göre cemiyetin nazarında kabul göriyordu.

Halbuki bediüzzaman hazretlerinin haklı teşhisine göre bu zamanımız şahıs zamanı değildir, sahsı manevi zamanıdır, ferdiyet asrı değil akıl, ilim fen ve bürhan-ı yakini asrıdır. Eskiden insanlar kaziye-i Makbuleler ile ikna olurken bu zamanımızın insanları şahısları değil; söylenen sözün doğruluğunu esas alarak ikna oluyorlar. İlim ise bunu gerektirir. Mesela fizik ilmi ile uğraşan bir bilim insanı, bu fizik kanunu filan bilgin söyledi diye doğru kabul etmez. Anca çok deneyler ve çalışmalar aynı neticeyi verdiğinden doğru kabul eder. bütün bilim dalları bu minval üzere çalışır. Fennin bütün kanunlarının keşfi bu esasa dayanır. Bu anlayış asrımızın insanlarının nazarlarına şahısdan ziyade: söylediği sözün doğruluğunu esas alan bir anlayış kazandırmıştır. Demek asrımızın; şahısdan ziyade şahsi manevi, ferdiyetten ziyade cemaat, Kaziye-i makbuleden ziyade cerh edilmez burhanlar asrı olması bu sebeptendir.

Üstadımız bediüzzaman hazretleri asrımızın bu hükmünü ve ilcaatını bildiği ve keşf ettiği için, her zaman kendisini merciiyet makamından azil etmiştir ve her daim akıl, ilim ve bürhan-ı yakiniden ibaret olan risale-i nurları merci gösrermiştir. Hatta kendisi diyor. “Eğer ben kendimi merciiyet makamında gösterseydim belki yüzbinler insanları irşad ederdim. Fakat o toplananlar benim şahsıma ehemmiyet vereceklerinden şahsımdan bir himmet için etrafımda toplanacaklardı; dolayısıyla risale-i nurlara ikinci veya üçüncü derecede kıymet vereceklerdi. Ben ahrete gittikten sonra ise dağılacaklardı. Böylelikle risale-i nurların intişarın en evvel ben zarar verecektim. Halbuki ben kendimi merci makamından azil ettim. Risale-i nurları anlayan belki birkaç insan yetiştirdim. Fakat onlar birer çekirdek misal, ağaç oldular ve milyonlar saidler meyvelerini verdiler” işte asrı anlamak ve asra göre tebliğ sistemini tesis etmek böyle olsa gerektir. Ve bu zamanımızın insanları hakikat derslerini anlatırken bu sistemi takip etmeleri lazımdır. Bilhassa diyanet ve irşad vazifesi için ortaya çıkanlar bu sisteme göre hareket etmeleri lazımdır. Çünkü insanların nazarlarını doğrudan doğruya, hakikat ilmine sevk etmenin, ve o yolda devamlarını, ciddiyetlerini temin etmenin en tesirli yolu budur. Bu mesele hakkında bediüzzaman hazretlerinin tasdikinden geçmiş, talebelerinin yazdığı bir hakikatı sikke-i tasdiki gaybiye mecmuasında, evvelki asırla bu asrımızın mukayesesini yaparak, dini hizmetin esaslarını şöyle ifade eder.

“Üstadım kendi şahsiyetini merciiyetten azlediyor. Yalnız Risale-i Nuru merci gösteriyor.Hazret-i mevlana’nın (k.s.) sahsiyeti ise; kutb-ül irşad,merci-ül has ve-l amm olmuştur.

Hazret-i Mevlana (k.s) zül’cenahindir. Fakat zamanın muktezasıyla sünnet-i seniyeye çok kuvvet vermekle beraberilm-i tarikatı esas tutmak cihetiyle tarikatı daha ziyade esas tutmuş, o noktada sarf-ı himmet etmiş, üsdadım ise şu dehşetli zamanın muktezasıyla, ilm-i hakikatı ve hakaik-i imaniye cihetini iltizam ederek, tarikata üçüncü derecede bakmışlardır.

Baştaki hadis-i şerifin “ her yüz sene başında dini tecdit edecek bir müceddit gönderiyor” va’d-i ilahiyesine binaen, Hazret-i Mevlana Halid, ekser ehli hakikatca bin ikiyüz senenin yani on ikinci asrın müceddididir. Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk ederek Risale-i nur tecdid-i din hususunda bir müceddit hükmündedir.

Üstadımız bediüzzaman hazretleri diyor ki, ben bir neferim, fakat müşir hizmetini görüyorum. Yani kıymet bende değil. Belki Kur’anın feyzinden teraşşuh eden Risale-i nur eczaları, bir müşüriyet-i maneviye hizmetini görüyor.

İkincisi: On dokuzuncu yüzyılda daha evvelki hiçbir asırlarda görülmeyen bir dinsizlik cereyanı ortaya çıkmıştır ki buna üstadımız ( kabul-ü adem) tabirini kullanmıştır.7 Bundan evvelki asırlarda süregelen dinsizlik cereyanı için ( adem-i Kabul ) tabirini kullanmış ve şöyle izah etmişler.

Adem-i kabul içinde olanlar, ilimsiz, delilsiz, mantıksız bir ret ve inkar ile hareket ederler. Bu inkar içinde fikri bir hareket yoktur. Sadece ret vardır.

Ademi kabul ile giden bir inkarcının halini şu misal ile izah etmektedir. Bir adam gündüz ortasında her tarafı güneşin ziyasının doldurduğu bir zamanda, gözlerini kapasa, etrafı karanlık görmeye mecburdur. Eğer o adama denilse, gözlerini aç bak her tarafı parıl parıl parlak göreceksin. Bu adam gözlerini açmamakta inat ederse, gündüzü kendi hakkında geceye çevirir. İşte adem-i kabul böyle bir dinsizlik şeklidir ki, evvelki asırlarda ekseriyetle böyle cereyan etmiştir.

Mesela onlara denilse, bakın putlar camit, şuursuz, kör ve sağır şeylerdir. Ne kendisine ne de başkasına zarar ve menfaat veremez. Onlar derler bizler atalarımızdan böyle gördük onun için böyle kabul ediyoruz. Yoksa hakikaten bu camit heykellerin hiç kimseye zarar ve menfaat verip vermeyeceğini dahi düşünmezler.

Asr-ı saadeti misal verecek olursak! Sevgili peygamberimiz (asm.) her şeyi yaratan yeri ve göğü halk eden bir tek Allah’tır, ferman ettiği halde, inkârcılar bizim ilahımız lat, uzza, menattır dediler. Hatta Hz. Ömer (rd.) “En çok güldüğüm şey, helvadan putlar yapardık onlara secde ederdik, ilahımız derdik, sonra acıkır onu yerdik.” der.

Hatta bir kısmı Allah yoktur demediler, neden peygamberlik bana gelmedi dediler. Bu tarz inkar içinde olanlar, ikna ile yola gelmezler çünkü kalplerinde peşinen ret etmelerine sebep olacak bir kin ve haset vardır.

Bu asrımızda ise, bütün dünyayı bir anda saran ve bir cemiyet ve cemaat olarak ortaya çıkan ( kabul-u adem) diye tesmiye edilen bir dalalet şeklidir. Bu inkar fikrinde akıl, ilim, mantık ve kainattaki fen ilimleri temel esas alınmıştır. İnkâr-ı ulûhiyet fikri fenden ve ilimden gelmiştir. Bu tarz inkârda sadece imanın hükümlerini ret yoktur. Belki imanın hükümlerinin zıddına açılan bir yol vardır. Yani imanın hükümleri gerektirir ki, bütün kâinat daire-i mümkünatın haricinde kâinat cinsinden olmayan Allahın mülküdür. Onun yaratmasıyla vücut bulmuştur ve bekasıyla bakidir. Kâinatta zerreden, kürreye, fertten, nev-e her şey onun varlığını ispat eder.

Halbuki bu tarz inkarcılar, her şey-i kainatın içinde ve kainatın cinsinden olan esbap, kanunlar, veya zerrat tarafından yaratılmıştır diyen, felsefi bir akım ile ortaya çıkmışlardır. Keşfettikleri kanunlara ezeliyet vererek, bütün düşüncelerinin temel esası kabul edip, her şey kanunlarla yaratılmıştır. Veya her şey maddeden ibarettir, Veya her şey zerrelerin tesadüfi hareketleriyle vücut bulmuştur. Diye batıl bir hüküm vermişlerdir. Kainatın haricinde ve kainat cinsinden olmayan bir yaratıcıyı red eden mantıklarıyla, ilahlık sıfatını kainat içindeki esbaba, zerrata ve kanunlara taksim etmişlerdir. Daha ileri giderek fennin kanunlarını keyfi yorumlayıp, kainatın yaradılışında söz sahibi olduğunu ispat etmeye çalışmışlardır. Yaratıcının Ezeliyet ve Halıkiyet sıfatını maddeye ve kuvvete vermekle nihayetsiz bir hata etmişlerdir.8

Çünkü mantıken birini reddetmek diğer kabulü netice verir. Yani kainattan evvel ezeli ve zati sıfatların sahibi olan bir zatı reddetmeleri, şu iki neticeyi fikre getirir. Birincisi kainattan evvel ademi mutlak vardır. bu hükmün içinden hiç bir akıl ve mantık kaidesiyle çıkamamışlar hatta çok felsefeci bu yüzden akıldan istifa edip söfestai olmuşlardır. Çünkü ademi mutlak menşei vücut olamaz. İkincisi ise ademi mutlak kaldırıp hadsiz boşluktan ve yokluğun eleminden kurtulmak için maddeye ve kuvvete ezeliyet vererek akıllarınca rahat etmeye çalışmışlardır. Bunun da hadsiz muhal olduğu Risale-i Nur eserlerinde ispat edilmiştir.

Bu tarz inkar-ı uluhiyet fikrini taşıyanların hali şu misale benzer. Bir adam gündüz ortasında yüksek bir dağın tepesine çıkıp etrafına bakar. Gözü açık olduğundan her yeri seyir eder. Güneşin ziyasının, akislerini, denizin dalgalarında, kar tanelerinde, yağmur damlalarında ve bütün şeffaf şeylerde görür. Fakat peşinen semadaki güneşin vücudunu inkâr ve ret ettiğinden bil- mecburiye her parlak ve şeffaf şeydeki aks eden güneşçiklerin vücudunu zati, yani bizzat ona ait kabul etmek zorunda kaldığı gibi, bizzat onun kendi zati malı olduğunu ispat etmeye çalışır. Hiçbir akıl ve mantığa sığmayan bir muhali mümkün göstermeye çalışan akılsızdır. Halbuki bütün bu akis eden güneşçikler semadaki tek bir güneşin varlığını ispat eden delillerdir. Bu adam kendini akil zannederek yanlış bir hüküm verir ki, bütün parlayan şeyleri güneşin yokluğunu ispat eden deliller olarak kabul etmek zorunda kalır.

Aynen öyle de bu asrımızda kabul-u adem fikriyle ortaya çıkan fen ve ilim insanları, daire-i mümkünat haricinde (mahlukat aleminin haricinde ve mahlukat cinsinden olmayan) olan bir tek yaratıcıyı peşinen ret etmişler. Mahlukatın mahiyetindeki (hadsiz bir ilim, irade, kudreti gerektiren) ve kusursuz cereyan eden intizamlı, mizanlı, sanatlı, hikmetli, faaliyeti o mahlukun kendine istinat etmişler. Kendi kendini yaratıyor demişler. Veya esbap yaratıyor, veya kanunlar yaratıyor diye haddini, aşarak sonsuz bir cehalete girmişlerdir. İşte ilimden ve fenden gelen dalaletin insanı nasıl bir yanlışlığı götürdüğünü anla.

Mesele bu kadar bariz iken dünyadaki fen ve ilim adamları bu inkar fikrine o kadar hızlı sahip çıkmışlar ki, ilim ve fen perdesi altındaki inkarını dünyaya çarçabuk yaymışlardır. Tabii ki bu hızlı yayılmada ideoloji ve devletler otoritesi de vardır.

Böyle dehşetli, ahmakane, dinsizlik cereyanından, İslam âlemi etkilenmiş. Müslümanlar dahi inkar-ı uluhiyet fikrinin tesirinde kalarak bir çokları imanlarını kaybetmişlerdir.

Meselenin bu tarzda büyüklüğünü ve ehemmiyetini ve ciddiyetini gören ve teşhis eden Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, şu cümlelerle hadisatın dehşetini dile getirmiştir.

“Bir tek gayem vardır o da mezara yaklaştığım bu zamanda İslam memleketi olan bu vatanda Bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses imanın temel esaslarını zedeliyor halkı bilhassa gençleri imansız yaparak kendine bağlıyor. Ben bütün mevcudiyetimle bu imansız kitle ile mücahede ediyorum. Beni bu mücahedem den alıkoyacak korkarım ki Bolşevikler olsun”

İşte asrın hastalığını idrak emek bu olsa gerektir ki, insanlığın başına gelen felaketi sezmek, anlamak ve buna mukabil çaresini aramaktır. Zaten müceddidliğin manası dahi bunu iktiza eder. Çünkü mücedditler nakille uğraşmazlar. Doğrudan Kur’andan aldığı ilhamla asrın manevi hastalığını tedaviye çalışırlar. İşte bu hastalığı teşhis eden Bediüzzaman hazretlerinin izdırarı duasının neticesi, Cenab-ı hak Risale-i Nurları bu asrın manevi hastalığına merhem olarak göndermiştir.

Her asırda gelen mücedditler yani dinin esaslarını yeniden tecdid vazifesiyle tavzif olan zatlar, asrın ilcaatını ve hükmünü bilir. Ona göre insanların ihtiyacı olan hakikat derslerini Kur’andan alırlar ve muhtaç olanlara yetiştirirler. Onun için mücedditlerin vazifesi, nakil ilmi ile uğraşmak değildir. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri hastalığı tespit edip Kur’anın harika tiryaklarını bu asrın ve gelecek asrın imdadına sunmuştur.

Burada yeri gelmişken şu hakikatı da beyan etmek gerekdir. Cenabı hak kendisini üç büyük kitap ile bizlere tarif ediyor.

Birincisi : Resul ekrem (asm) efendimizdir.

İkincisi : Kur’an muciz elbeyandır.

Üçüncüsü: Şu kitab kebir-i kainattır.

Bu üç delilden ikisi naklidir. (Yani Kur’an ile Hz. Peygamber Efendimiz.) hazret-i üstad bu üç delilden kainat kitabında cereyan eden fiilleri delil göstererek ehli dalaleti ilzam etmiştir.

Diğer iki kitaptaki delilleri nakli olmasından dolayı, önce bu iki kitabı nakli olmaktan çıkarıp akli delil seviyesine getirmiş. Sonra ondan ayetler sunmuştur. Çünkü zaman ve mekan öyle iktiza ediyor. Zamanımızın fen adamları bu iki kitabın beyanatlarını aklı ve ilmi kabul etmiyorlar. Nakli kabul ediyorlar. Öyle ise onların okuyup anlamaya çalıştıkları müşahedeye dayanan şu kainat kitabından onlara ders vermek lazımdır. En iyi anladıkları ve bildikleri kitap şu kainat kitabıdır. Öyle ise muktezayı belagat olarak kainat kitabını Kur’an gibi okuyup onlara ders vermeli. Onunla ikna ve ilzam edip ile hidayete davet etmelidir. İşte sevgili üstadımız Risale-i Nurlarda bu sistemi kullanmıştır.

Bundan dolayı Risale-i Nur dersleri evvelki asırlarda ariflerin yazdıkları sadece kalbe bakan ve kaziye-i makbule nevinden bir eser değildir. Hem bir kısım mütekelliminin yazdıkları sadece akla hitap eden mantıki eserler de değildir. Belki Risale-i Nur eserleri ham akla, hem kalbe, hem ruha, hem hayale, hem hissiyata, hitap eden kuran mu’ciz-ül beyandan ilham edilen harika bir tefsirdir. Eski ariflerin ve ulemanın kitaplarını okuyanlar bu farkı görmüşlerdir.

BEŞİNCİ MESELE:

Risale-i Nurların mahiyeti açısından bakıldığında, bu asrın manevi hastalıklarının ilacıdır.

Her kitap yazarının, kendine göre anlatma ve izah üslubu vardır. Önce o üslubu iyi bilmek gerektir ki, anlattığı hakikatı kavrayalım. Mesnevi Nuriye eserinde, Bediüzzaman hazretleri farklı bir üslubunun varlığını şu cümleler ile kendisi beyan etmiştir.

“ İ’lem eyyühel aziz ! Tevfik-i ilahiye refiki olan adam tarikat berzahına girmeden hakikata geçebilir. Evet Kur’andan hakikat-ı tarikatı tarikatsız feyiz suretiyle alınacağını gördüm ve bir parça aldım. Ve keza maksud-u bizzat olan ilimlere ulum-u aliyey-i okumaksızın isal edici bir yol buldum. Seri-ü seyir olan bu zamanın evladına, kısa ve selamet bir tarıkı ihsan etmek rahmet-i ha’kimenin şanındandır” Burada iki meseleye dikkat çekilmiştir.

Birincisi; tarikat ve tasavvuf berzahına girenlerin vardıkları hakikat mesleğine, tarikatsız geçilebilir.

İkincisi; maksud-u bizzat olan, Kur’anın hakikat ilmine ulaşmak için, on beş sene gibi uzun zaman alan, ulum-u aliye derslerini okumadan ulaşacak bir yol bulduğunu dile getirmiştir. Demek Bediüzzaman hazretleri, Allahın hususi inayeti sayesinde tarikat mesleğinin vereceği neticeye, hem ulum-u aliyenin ulaştıracağı hakikat ilmine doğrudan ulaştıracak bir yol açmıştır. Bu çok ehemmiyetli bir meseledir. Çünkü bin seneden beri ikisi ayrı bir seyir ile Alem-i İslam’da devam ede gelmiştir. Yukarıda ifade edildiği gibi Risale-i Nur eserlerinde her iki yolun vereceği netice risale-i nur eserleri sayesinde cem-i edilmiştir. Bunu daha iyi anlayabilmek için evvelen eski usul medrese tahsili ile nasıl gidildiğini bir göz atalım.

Bundan evvelki asırlardaki medrese usulünde, Kur’an-ı anlayabilmek için, on beş sene kadar uzun bir tahsil ile, ulum aliye denilen vasıta ilimleri öğreniliyordu. Bununla Kur’anın hakikat ilmini anlamaya bir adım atıyorlardı. Daha sonra ümmetin alimlerinin koyduğu düsturlar öğreniliyordu. Bir adım sonra nazil olan ayet-i Kerime hakkındaki hadisler öğrenilip ayetin nüzul sebebi biliniyordu. Bütün bunların gösterdiği sınırlar içinde kendi dirayetini kullanarak ayetin beyan ettiği hakikat ilmine ulaşılıyordu. Bu usul otuz sene gibi uzun bir tahsil hayatını gerektiriyordu.

tarikat ile gidilen yola kısaca bir göz atalım. Şah-ı Nakşibendi hazretlerinin izah ettiği meseleyi beşinci mektupta, Bediüzzaman hazretleri şöyle nakil etmiştir. Tarik-i Nakşibendi’de iki kanat ile süluk edilir. Birincisi hakaik-i imaniye ye sağlam bir surette itimat. İkincisi faraiz-i diniyeyi yapmakla olur. Bu iki cenahta kusur varsa o yolda gidilmez. Demek tarikat mesleğinde gitmenin en mühim iki şartı şudur. Birincisi iman esaslarına sağlam bir itikat ile bağlılık sahibi olmak, ikincisi feraizi yapmak ve kebairi terk etmektir.

Bir insan tarikat mesleğine girse, kırk günden ta kırk seneye kadar uzun bir seyri suluk ile manevi meratipte makam kazanması lazımdır. Ta ki bazı hakaik imaniyenin perdeleri açılsın. İmanın esasları kalb içinde keşif edilmeye başlasın. Bu mesleğin en mühim şartı asla haram gıdanın vücuda girmemesidir. Bu zamanımızın en dehşetli sıkıntılarından birisi de içine haram karışmamış, helal lokmanın çok az olmasıdır. Hazır gıdalara konulan maddeler nimetin safiliğini bozduğu gibi, bazı katkıların haramiyeti yüzünden manevi feyizlerin kapıları kapanmıştır.

Halbuki Risale-i Nurlarda kullanılan, anlatım üslubu ne sadece akli ve mantıki düsturlardır. Ne de sadece kalbi yollardır. Belki akıl kalp ruh sır ve latifeleri de doyuran hatta hayalleri dahi ibadete sevk eden bir hakikat dereleri olarak ihsan edilmiştir.

Bu incelik Risale-i Nurlarda şu ifadelerle anlatılmıştır. “Risale-i Nurlar tarikat değildir hakikattır. Ayat-ı Kur’aniyeden teraşşuh etmiş bir Nurdur. Risale-i Nurlar ne şarkın ulumundan ve ne de garbın fünunundan alınmış değildir9. Biz Risale-i Nur eserlerinde kullanılan bu üslupların şeklini anladığımız kadarıyla şerh ve izah etmeye çalışacağız.

Birincisi : Evvela nakli olan iki delili10 akli delil seviyesine çıkarmıştır. Yani en evvel kur-an mu’ciz-ülbeyanın kırk cihetle mucize olduğunu ve beşer istidadının mahsulü olamayacağını kati ve kesin ispat etmiştir. Sonra içindeki hakikatleri şerh ve izah etmiş. Bunun gibi Resul-u Ekrem (asm) efendimizin nübüvvetinin hakkaniyetini iki kere iki dört edecek derecede ispat ile akli delil seviyesine çıkardıktan sonra mucizelerinden bahis etmiştir. Çünkü asrımız öyle gerektiriyor.11

İkincisi : Risale-i Nurlarda derin mücerret olan hakikatler akla takrip edilirken, sırrı temsil dürbünü kullanılmıştır. Çünkü temsiller, sözün doğruluğunu ispat için kullanılan bir mühür kadar aklı ikna edici bir yoldur. Nasıl resmi makamda yapılan yazışmalar mühür ile tasdik edilmiş olur. Öylede temsiller dahi, söze böyle bir kesinlik kazandırır. Bu hakikatlı kaideye binaen, Risale-i Nurlardaki temsillere birer hikayevari hadiseler değildir. Mücerret olan hakikatlerin akla yakınlaştırmak için kullanılır. Yani akıl, temsil ile mücerret olan kanun küllinin işleyişini anlar, sonra hakikate onun ile bakar. Sevgili üstadımız kur’andan teraşşuh eden sırrı temsil dürbününün risale-i nurlara kazandırdığı güzellikleri şu ifadeleriyle beyan eder.

( Felillahilhamd sırr-ı temsil dürbünuyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi. Hem sırr-ı temsil cihet-ülvahdetiyle, en dağınık meseleler toplatıldı. Hem sırr-ı temsil merdiveniyle, en yüksek hakaike kolaylıkla yetişildi. Hem sırr-ı temsil penceresiyle, hakaik-i gaybiyeye ve esasat-ı islamiyeye şuhuda yakın bir yakin-i imaniye hasıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayal,hatta nefis ve heva teslime mecbur olduğu gibi. Şeytan dahi teslim silaha mecbur oldu. Elhasıl yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa ancak temsilat-ı Kur’aniyenin lematındandır.12

Hem Risale-i Nurlarda kullanılan temsiller ve mantıki düsturlar hakkında otuz ikinci sözde şöyle demiştir. “ilmi mantıkça çendan kıyas-ı temsili, yakın-ı kat-i ifade etmiyor. Fakat kıyas-ı tamsilinin bir nevi var ki, mantıkın yakin-i bürhanından çok kuvvetlidir. Ve mantıkın birinci şeklinin birinci darbından daha yakinidir. O kısım da şudur. Bir temsili cüzi vasıtasıyla bir hakikatı küllinin ucunu gösterip hükmü o hakikata bina ediyor. O hakikatın kanununu bir hususi maddede gösteriyor. Ta o hakikat-ı uzma bilinsin ve cüzi maddeler ona irca edilsin. Mesela güneş Nuraniyet vasıtasıyla bir tek zat iken her parlak şeyin yanında bulunuyor. Temsiliyle bir kanunu hakikat gösteriliyor ki, Nur ve Nurani için kayıt olmaz, uzak ve yakın bir olur. Az ve çok musavi olur. Mekan onu zapt edemez. İşte bütün Risale-i Nurlardaki kıyas-ı temsiliye bu nevidendir bürhan-ı kati-yi mantıkiden daha kuvvetli daha yakinidirler.”

“Kur’anı hakimde çok hadisatı cüziye vardır ki her birinin arkasında bir düsturu umumi ve bir kanunu külli saklanmıştır. Hazret-i ademin melaikeye karşı kabiliyeti, hilafet için mucizesi olan talimi esmadır.13”

“Evet icazı kuran o derece harıktır, dikkat edilse görülüyor ki: bazen bir denizi bir ibrikte gösteriyor gibi, pek geniş ve külli düsturları ve umumi kanunları, basit ve ami fehimlere merhameten, basit bir cüziyle cüzi bir hadiseyle gösteriyor.14”.

Evet Kur’anın temsilatı bütün kainattı ihata eden bir kanun külli ve bir düstur umuminin ucunu bir misal ile gösterir. kuranın en mühim muhatabı avam olduğu için onların en iyi anladığı meseleden misal verir. Bu kanunu küllinin nasıl cereyan ettiğini aşağıdaki bir kaç misal ile zikir etmiş. İsmi azam bahsindeki izahta da o kanunun ihatalı olarak kainatta nasıl cereyan ettiğini göstermiştir.

“Cenab-ı hak bir tüylü kuşun libasını hangi kanun ile değiştiriyorsa, bütün kuşların libaslarını aynı kanun ile değiştiriyor. Hem bütün hayvanatın libaslarını aynı kanunla değiştiriyor. Bütün nebatatın libaslarını dahi her sene aynı kanun ile değiştiriyor. Küre-i arzın ve kainatın dahi libasını, her devirde aynı kanun ile değiştiriyor. hem Hayvanatın vücudundaki bütün hüceyratı ve zerreleri dahi aynı kanun ile değiştiriyor.”

“ Hem bir zerreyi hangi kanunu ile mevlevi gibi döndürüyorsa, kürre-i arzı da aynı kanun ile döndürüyor. Hem manzum-i şemsiyeyi dahi aynı kanun ile değiştiriyor. Hem bütün kainattaki kürreleri aynı kanun ile döndürüyor.”

“Hem bir hücreyi hangi kanunla ihya ediyorsa, bütün hayvanatı , nebatatı aynı kanun ile ihya ediyor. Hem bütün kainatı aynı kanun ile hayatlandırıyor. Ve haşirde bütün mahlukatını dahi aynı kanun ile ihya edecektir.” Bunlar gibi yüzer ihatalı kanunlar, kainatı ta zerreden arş-ı azama kadar ihata etmiştir. Kainattaki faaliyet-i rabbaniye o kanunların iktiza ettikleri manalarına göre cereyan ediyor. Her kanunun külli Esma-i İlahiye’ye istinat eder. Dikkat edilecek olursa verdiği misal en birinci muhatap olan avamın en iyi idrak edeceği şeylerdendir. Mesela tüylü kuşun libasını, Mevlevi, hayvanatın ihyası, gibi tabirleri kullanması avamın en çok nazarına görünen faaliyetlerdir. bu temsillerin arkasındaki kanun-u külliyi yakalayan her nevi bilim insanları derecatına göre manadan hissedar olabilir.

Bu nazarla birinci lemaya bir göz atalım. Önce ayetteki temsilatın cereyan ediş sebebini inceleyelim.

Birincisi: Bir peygamber ancak Allah’tan aldığı emri en iyi bir şekilde tebliğ etmekle mükelleftir. Netice ancak Allaha mahsustur. Sözün kalbe tesirini halk etmek ona aittir. Hatta tebliğden sonraki neticeye teslim olmak lazımdır. Öyle ise iman Nurunun kalplerde yerleşmesinde esbabın tesiri yoktur

İkincisi: Bir peygamber kavmini Allahın azabıyla korkuttuğu halde hidayete gelmediler. Fakat azabın yaklaştığını gördüklerinde pişman oldular tövbe ettiler. Kavmi helak etmek için kudreti rabbaniye ile sevk edilen esbap, tövbe ve nedametlerinin neticesinde, lehlerine geçti.

Üçüncüsü : Hazreti yunus (as.) Cenab-ı hakdan emir almadan kavmine kızıp o beldeyi terk etmek için gemiye binmesiyle Cenab-ı hak bütün esbab-ı Yunus (as.) aleyhine geçirdi. Gemideki insanlar, gemi, balık, deniz, hava, su, dalgalar, bulut, gece, rüzgar her şeyi kendisine düşmanlık yüzünü gösterdi. Balığın karnında iken, yunus (as.) kalbine sırrı ehadiyet Nuru tevhid içinde inkişaf etti. Yani tevhid sırrıyla anladı ki bütün esbabı alehime geçiren zat, ancak tekrar esbabı benim lehime döndürebilir. Hiç bir esbab, izni ilahiye olmadan lehime dönemez. Bütün esbabdan ümidini kesip, doğrudan rabbimize teslim olan ve ondan başka hiç kimsenin imdat edemeyeceğini ayn-elyakin anlaması, bütün kalbiyle cenabı hakka müteveccih olmasına sebep olmuştur. Tek kurtarıcı sadece Allah olduğunu ayn-elyakin idrak etmesi ve dilinden bu ayeti okuması “ yani ben nefsime zulüm ettim buradan beni Allahtan başka kimse çıkaramaz” rabbimizin hoşnutluğuna sebep olmuştur. Bunun neticesi aleyhinde ittifak eden esbap lehine geçmiştir.

Bu temsilde, her ferdin, ve taifenin istifade edeceği bir kanun-u külli ve düstur-u umumiden bazılarını fehim ettiğimiz nisbette göstermeye çalışalım.

Duanın en makbul olduğu an, bütün esbabdan ümidin kesildiği ve bütün kalbiyle müsebbibül esbaba müteveccih olunan andır.

Esbaba baş vuran insan, bazen neticeyi esbabdan beklemek gibi bir gaflete girer. Esbabın içtimaı neticeyi almak için değildir. Belki duanın kabulü için bir vaziyet almaktır. Hz Yunus (as) kendisi dahi bir esbap idi

Kulunun kendi hatasını anlaması ve kalbinin rabbine yönelmesi maksadıyla bazen Cenab-ı hak esbabı insanın aleyhine geçirir.

Kainattaki bütün esbabın içtimaı dahi, neticenin vücut bulmasında hiçbir cihetle tesiri hakikisi yoktur. Çünkü bütün esbab camit, kör, sağırdır, şuursuzdur. Öyle ise daire-i mümkünatta olan hiç bir şey Allaha şerik olamaz. Allah’ın emir olmadan da fayda veremez.

İnsanın kalbinin en derin hatıratını bilecek ve ebediyeti ahireti ihsan edecek Allahtan gayri hiçbir esbab yoktur.

Hakikat-ı imaniyeyi tebliğ etmek muhatabın kalbine imanı yerleştirmek için değildir. Tebliğ etmek bize aittir. İmanı kalbe ilga etmek Allaha mahsustur. Öyle ise tebliğ edilmeli neticeye teslim olmalı

İnsan her an esbaba dalmaya ne kadar meyyaldir. Bu dua insanın başını kaldırıp doğrudan Cenab-ı hakka müteveccih ediyor.

Bizi ve bütün alemleri adem-i zahiri karanlığından çıkarıp vucuda getiren, ayakta, tutan ve beka veren kim ise, bütün günah ve hatalarımızdan temizleyecek, istikbalimizi ve baki hayatımızı, sahili selamete çıkaracak, ancak o Zat-ı Zülcelal olabilir. Başka hiç bir sebebin gücü buna yetmez. Bu mana kalbine inkişaf eden bir insan (la ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin) duasına ne kadar muhtaçtır.

Nazarı gafletle bakıldığı zaman zülumatlı ve karanlık olan mazi, hal, istikbal, kabir, haşir, gibi alemlerimizi Nura gark edecek Cenab-ı haktan gayri kim olabilir.

ikinci Lema’ya da bu nazarla kısaca bir bakalım.

Birincisi : Hazreti eyyüb (as) sabır kahramanı olarak tavsif ediliyor.

İkincisi :İnsan başına gelen musibette hangi noktaya kadar sabır göstermiştir.

Üçüncüsü : Sabrının en son hududunda rabbine karşı nasıl bir halatı ruhiye ile yalvarmakla duası müstecap olmuştur.

Kıssadan bunlar anlatılmakla beraber, bizler bu kıssadaki kanunu külli ve düstur-u umumiden hissemiz ne olabilir.

Her fert ve insan rabbimiz tarafından başına açılan bir musibetle imtihan olur.

Başına gelen musibetin mükafatını düşünerek sabır göstermelidir.

Duanın en makbul olan sırrı, garazsız dine ve imana ve ibadete zarar verir korkusuyla olanıdır.

Hastalık maddi oluğu gibi manevi de olur. Bilhassa dini ve iman-i hastalıklar hakikat noktasında maddi olandan çok ehemmiyetlidir.

Maddi hastalıkların tedavisinden bin kat daha ziyade manevi ve dini hastalıkların tedavisine mesai sarf edilmelidir. Çünkü sonucu hadsiz senelerle ifade edilen ebedi hayatımızı tehdit ediyor.

Hadis şerifin ifade ettiği gibi “ısrarla devam edilen hiçbir küçük günah yoktur ki, büyük günah olmasın. Ve tövbe edilen hiçbir büyük günah yoktur ki küçülmesin”. Bu nazarı insana kazandırarak maddi günahların en küçüğünü işlemekte devam etmek insanı küfre kadar sürükleyeceği gibi, aklımıza ve kalbimize gelen vehimler, vesveseler, şüpheler, eğer imanın ilaçlarıyla tedavi edilmezse ebedi hayatımızı dahi mahvedeceğine işarettir.

Kainat Allahın mülkü olduğu ve onda istediği gibi tasarruf ettiği gibi, insan dahi antika bir sanatıdır. Onda dahi kemal ve cemaline ayinedarlık edecek tarzda istediği gibi tasarruf edebilir.

İnsanın başına gelen musibetler eğer sabır ederse dua ile terakkisine vesile olur. Çünkü insanı en çok duaya sevk eden sebepler acizliğini zaifliğini anladığı zamanlarıdır. Bu noktadan bakılırsa duanın membaıdır. Öyle ise sabır kuvvetini musibetin anına sarf etmeli daimi dua ile tevekkül etsin.

Her zamanın bir hükmü vardır. Bu zamanın musibeti şeklini değiştirmiş. Maddi musibetler musibet olmaktan çıkmış. Ahiret nokta-i nazarında mükafat şeklini almıştır.

Daha anlayamadığımız hayatımızın her anını istikamete sokacak, bizi gafletten ve şerikten kurtaracak, çok ince kanun-u külliyi ders verecek bir kıssa olarak zikir edilmişlerdir. Yirmi beşinci sözdeki “Hz Ademe melaikenin secde etmesi ve talimi esma ile alakadar kısma da bakılabilir.” Bizim Risale-i Nurlardaki izahlardan anladığımız kadarıyla bu düsturlar ayetin cevherini ortaya koyan hakikatlerdir. Elbette ehli ilim daha başka çok manaları bu ayetten fehim etmişlerdir.

Üçüncüsü : Bediüzzaman hazretlerinin, Risale-i Nurlarda beyan ettiği hakikatlerden birisi de nazardır. “Kırk yılda öğrendiğim dört şeyden birisi nazardır” der. Risale-i Nurların bizlere kazandırdığı en ehemmiyetli şeyden biriside kainata bakış nazarıdır. Risale-i Nurlarda meseleyi izah etmeğe başladığında, önce hakikat noktasında bakacak bir nazar veriyor. Sonra kainat kitabı ile Kur’an arasındaki münasebeti gösteriyor. Ayat-ı Kur’aniyenin hakkaniyetini ve hak Kelamullah olduğunu ispat eden, külli delillerini sayarak şerh ve izah ediyor.

Kader risalesinin mukaddimesinde bu münasebet hakkında şöyle der. Ayetin meali “her şey vücudundan evvel, veya vücudundan sonra yazılıdır15” bu ayet-i Kerimede iki hüküm vardır.

Birincisi: Bir şey vücuda gelmeden bütün mahiyeti yazılmıştır.

İkincisi : Vücuda geldikten sonra da mahiyeti yazılmıştır.

“Bu hükmü Kur’aniyeyi kudretin Kur’anı kebiri olan kainattaki intizam, mizan, nizam ile cereyan eden faaliyet-i Rabbaniye ile tefsir ediliyor.” Bunun gibi ifadelerle, evvela kainata Kudret-i İlahiyenin Kur’anı kebiri ve mücessem Kur’an-ı ekber olarak baktırıyor.

Kainat içindeki her şey-e de kudertin Kur’anı kebirinin ayetleridir, ifadesini kullanır. Mesela Kur’anın tarifinde demiş. ( Kur’an şu kitabı kebir kainatın bir tercüme-i ezelisi. Ayat-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin bir tercüman-ı ebedisi ve şu alem-i gayb ve şahadet kitabının müfessiri) gibi

Mucizat-ı ahmediye risalesindeki beşinci reşhada, yaratılan her şey, rabbimiz tarafından okumak için gönderilen mektuplar, ayetler, sahifeler, kitaplardır ifadesiyle, kainat kitabının yaradılış gayesini bizlere tarif ediyor.16 Demek kainata bakarken Cenab-ı hakkı bizlere tarifeden bir Kur’an olarak bakmalıyız.

Kur’anın tarifinde şu ifadeleri kullanarak kainat ile Kur’anı karim arasındaki münasebetin nasıl kurulacağını öğretiyor. “Kur’an şu kitabı kebiri kainatın bir tercüme-i ezeliyesi. Ve ayat-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedisi. Ve şu alem-i gayb ve şahadet kitabının müfessiri. Zeminde ve göğde gizli Esma-i İlahiyenin manevi hazinelerinin keşşafı. Sütur-u hadisatın altında muzmer hakaikin miftahı” yani kainat mücessem bir Kur’an olduğu gibi Kur’an-ı Kerim dahi onun yaradılış gayesini maksadını manasını şerh ve tefsir eden bir kitaptır. Başka bir ifadeyle Cenab-ı hak kendi kudretinin eserinin hikmetlerini gayelerini, kelamıyla bizlere tefsir ediyor demektir.

Lemalar yüz yirmi sekizinci sahifede şöyle der. “Kur’an bir hafızdır kudret kalemiyle kainat sahifesinde yazılan ayatı okuyor. Kur’an kainat kitabının kıraatıdır ve nizamatının tilavetidir.” Bunlar gibi ifadelerle de Kur’anı Kerim ile kainat kitabı arasındaki münasebeti aklımıza tespit ediyor.

Eski muhakkikin ulema vacib-ül vücudun varlığını ve birliğini ispat yollarını Kur’andan aldıkları dersler neticesi şu ibarelerle tanzim etmişlerdir. Üstadımız Bediüzzaman hazretleri, bu delilleri İşaret-ül İcaz tefsirinde tek tek şerh etmiştir. Hem Risale-i Nurlarda bu delillerin hepsi kullanılmıştır. Bunlar sıra ile aşağıda yazılmıştır.

1- Bürhan-ı inni 2- Bürhan-ı limmi

3- Bürhan-ı hikmet ve inaye 4- Delil-i imkani

5- Delil-i hudusi 5- Bürhan-ı ibdağ ve ihtirağ

7- Bürhan-ı inşa 8- Delil-i temani

Eski medrese usulünde Kur’anın hakikat ilmine ulaşmak için şu sistem kullanılmıştır. En evvel ulum-u eliye denilen vasıta ilimleri öğretiliyor. Sonra ayet-i Kerime hakkında icma-i ümmetin koyduğu kurallar tahsil ediliyor. Daha sonra ayetin sebeb-i nüzulü ile o ayet hakkındaki hadisleri öğreniliyor. Bütün bunların verdiği bir nazar ile ayet-i Kerimeye bakarak anladığı manaları kayıt altına alarak bir tefsir yazıyor.

Halbuki Bediüzzaman hazretleri, evvelkilere benzemeyen şöyle sistemi kullanmıştır. Önce bir temsil veriyor. Temsil dürbünüyle kainat kitabındaki cereyan eden kanun küllinin nasıl işlediğini akla tespit ediyor. Sonra o nevi efalden bahis eden ayeti Kerimenin külli kanunlarını ve efallerini sayarak ayeti Kerimeyi tefsir ediyor. Yani Ayet-i Kerimeyi Kudret-i İlahiye, kainatın , lisan-ı hal diliyle nasıl şerh ediyorsa, Risale-i Nurlar bize tercümanlığını yapıyor. Yani kısaca bütün kainatın lisan-ı hal dilinin lisan-ı kale tercümanlığını yapmıştır.

Bu hakikati yirmi dördüncü mektupta şu cümlelerle ifade ediyor.17 Anlaşılacağı üzere kainat kitabındaki her bir hareket, kainatın lisanı haliyle konuşmasıdır. Çünkü her bir hareket ve faaliyet kelamın ayetlerinin manası üzerine cereyan ediyor. Bilhassa tevhide bakan ayetler böyledir.

Birinci sözde ( şu kainat lisan haliyle bismillah der.) Cümlesinde anlatıldığı gibi, Bediüzzaman hazretleri, kainat kitabı lisanı hal ile rabbimizin varlığını, birliğini, isimlerini, sıfatlarını, şuunatını, nasıl tanıtdığını bizlere ders veriyor. Şimdi Risale-i yukarıdaki izahlardan kazandığımız nazarlarla, Nurlarda bir kaç risalenin yazılışını inceleyerek meseleyi vuzuha kavuşturalım.

Birincisi misal: İsm-i azam bahsinden, adil ismine bir göz atalım. Önce bir temsil vermiş ve temsil dürbünü ile kainatta cereyan eden adiliyet kanununu aklımıza yakınlaştırmış. Sonra o temsil ile kainata baktırmış, ve kainat kitabında kudretin efaliyle her şeyde cari olan mizanlı fiilleri birer birer saymaya başlamış. Bizler zahiren gaflet perdesi ile baktığımızda intizamsız gibi görünen hadiselerin arkasında zerre kadar kusuru olmayan mizanlı fiilleri göstermiştir. Semavatın en geniş tabakatından, en küçük zerrelere kadar cereyan eden mizanlı fiiller, Cenab-ı hakkın adil isminin tecellisinin tezahürü olduğunu, hem kainat perdesi arkasındaki daire-i vücubun kemalatından birisinin adalet olduğunu , hadsiz delillerle ispat etmiştir.

Bu tefekkürle Kur’anın ayetine bakan adam, ayetin hükmünün doğruluğunu, mizanın kainattaki derece-i azametin ve lüzumunu, hadsiz delillerden neşet eden bir hads ile anlayarak tasdik edecektir. Yani nefs-ul emriredeki hakikatı vakıayı bizlere göstermeye çalışan Bediüzzaman hazretleri, benim kanaatime veya anlayışıma göre ayetin manası böyledir demiyor. Sende gözünü aç bak, kitab-ı kainat kelamın manasını böyle tefsir eder diyor.

Ehli fen Risale-i Nurların bu nazarıyle kainata baksa her mekanda hadsiz mizanlı faaliyetleri görerek diyecek, madem kusursuz bir mizan vardır, öyle ise perde-i gayb arkasında bir adili mutlak vardır. Kainattaki hadsiz mizanlı fiiller ona şahadet ediyor. Kur’anı Kerime baktığında bütün mizanlı fiillerin, Kelam-ı İlahiye’nin delilleri olarak görecek.

Eğer diyanet baksa önce Kur’anı Kerimde ferman edilen mizan ve adaleti görecek. Sonra kainat kitabındaki delillerini sayarak ayeti Kerimenin hükmünü doğrulayacaktır. Demek ehli fen ile ehli din birbirini tamamlayan bir bütündür.

Burada kendi nefsimize de şöyle bir ders de çıkarabiliriz. Ey insanlar siz dahi bu iki kitaptan ( kuran ve kainat) aldığınız derse binaen her işinizde mizan ve adaleti gözetiniz. Yani ehli fen kainattaki hadsiz mizanlı faaliyetleri görerek dersini alsın, Kur’ana tabi olsun. Ehli din de, Kur’anda ferman edilen adalet ve mizanını, kainat kitabındaki sonsuz delillerle teyid ederek ders versin. Eğer adalet ve mizan ile işlerinizi görmezseniz, hem şahsi hayatınızın, hem cemiyet hayatınızın, hem dünya hayatınızın, hem de ahiret hayatınızın bütün mizanlarını bozarsınız.

Kur’anın üçte bir ayetlerinin tefsiri olan Risale-i Nur eserleri hakkında şöyle der. “Furkan-ı hakimin ayetlerinin bürhanlar, ve hakkaniyetinin alametleri, ve hakikatlerinin hüccetleri, hak Kelamullah olduğunun delilleridir.18 Demekle Risale-i Nur eserleri, bu zamanda Kur’anın hükümlerine itiraz eden maddiyun ve tabiiyyun felsefesinin bütün itirazlarını susturuyor. Ahkam-ı Kur’aniyenin bütün hükümlerini kainat kitabındaki hadsiz delillerle ispat ediyor. Kur’anın hakkaniyetini müdafaa eden bir elmas kılıç ünvanını alıyor. Hangi ayete itiraz etmişse onun altında muhteşem bir belagat olduğunu gözlerimize gösteriyor.

İkinci missal : İsmi azamdan olan Kuddüsiyetin, kainatı ihatasını ve Kuddüsiyet kanunuyla nasıl bir faaliyet icra ettiğini, o faaliyetin neticesi kainatta, nasıl bir güzellikle tezahür ettiğini anlamaya çalışalım.

Evvela bir temsil verir. O temsil ile Kuddüsiyet faaliyetinin kainat kitabında nasıl icra edildiğini aklımıza takrip eder. Ve kainatın en geniş dairesi olan, semavatın tabakatında Kuddüsiyet faaliyetini birer birer saymağa başlar. Sonra cevv-i semayı, arzın yüzünü sonra denizlerin içini ve yüzünü, sonra nebatatın ve hayvanatın libaslarını, daha sonra hüceyratın ve zerrelerde Kuddüsiyet faaliyetleriyle, durmadan temizlik yapıldığını gözlerimize ve bir kısmını aklımıza gösterir.19

İsm-i Kuddüsten gelen emirlere itaat eden, başta melaikelerdir. O melaikelerin ilhamlarıyla sevk ve idare edilen, tanzifat memurları olan hadsiz hayvanat milletleri ve nebatat ordularıdır. Bu vazifedarların kusursuz sevk ve idaresiyle, yeryüzü parıl parıl parlak temizlenir. Eğer ismi Kuddüsten gelen emirler, ve o emirlere göre itaat eden tanzifat memurları olmasaydı, yer yüzü öyle kirlenecekti ki, zi şuurlar o yüzleri sevmek değil, çirkin kokusundan mevt ve ademe kaçacaklardı. Demek dünyanın büyüklüğü nispetinde temizliğine dikkat ediliyor.

Dünya üzerinde böyle bir temizlik fiilinin yapıldığını, hem fen ehli hem din ehli ikisi de müşahede eder. Fen ehli faaliyetin kendisini, ve silsilelerin nasıl işlediğini, sebeplerini müşahede eder. Ehli din ise, böyle bir faaliyetin hikmetlerini, tesadüfi olamadığını ve daire-i vücub ile münasebetini ispat eder. Aşağıdaki mantık silsilesi ile alemi gaybın arkasında kusurdan münezzeh bir zatın varlığına delil gösterir.

Her bir fiil bir emrin, her bir emir dahi bir amirin vücudunu ispat eder. Mantık kaidesine göre. Alem-i şahadette temizlik faaliyetini yapan bir kartal bir emre göre hareket eder. O emir tebliğ eden bir ilham meleğinin vücudunu ispat eder. Melaikeler kendilerinden bir emir vermediğinden emir veren Allahın iradesini ispat eder.

Fakat hikmetin tanzimi ile, temizlik vazifesini yapan kartal ile yediği gıda arasında şiddetli bir meyil konulmuştur. Ve o hayvan zahirde lezzet ile karnını doyururken hakikatte Kuddüs isminin tanzifat memurluğunu yapmış olur. fakat kendisi böyle kudsi bir hizmet için çalıştırıldığını bilmez. Alemi şahadette bütün nebatat ve hayvanatı buna kıyas edebiliriz.

Buraya kadar olan izahla, Allahın varlığını bir tek Kuddüsiyet faaliyetiyle ispat etti. Sonra bütün kainatı ihata eden, birbirini iktiza ve istilzam eden Kuddüsiyet faaliyetleriyle, ism-i Kuddüs içinde tevhidi ispat etti.20 Bu faaliyeti kitabı kainatta seyir edenler temizlik fiillerinin sayısı kadar deliller ile cenabı hakkın Kuddüs olduğunu tasdik etmek mecburiyetinde kalır.

Üçüncü misal : Yirmi altıncı sözün mukaddemesinde ayeti Kerimeyi tefsir ederken şöyle der. Ayet meali ( her şey vücuda gelmeden evvel ve vücuda geldikten sonra yazılmıştır.)

Bu ferman, Kur’anın hükümlerinden bir tanesidir. Yani bu cümle ile kainatın Halık-ı Zülcelali bizlere der. Kainat kitabının yaradılışındaki her bir şey, daha vücuda gelmeden ve geldikten sonrada bütün mahiyeti yazılmıştır. Vücuda gelmeden yazılı olduğunun delili ise.

Bütün çekirdekler, tohumlar, yumurtalar ve nutfelerdir. Bu külli kanuna göre hiç bir şey yoktur ki, yaratılmadan evvel bütün mahiyeti çekirdeğinde, tohumunda, yumurtasında, veya nutfesinde yazlı olmasın. Ayet-i Kerimeyi tefsir eden Bediüzzaman hazretleri, yukarıda bayan edildiği gibi, arapça kelime veya kurallara göre, burada ki mana kanaatimce şöyledir demiyor. Bütün mahlukatın mahiyetlerinin yazıldığı tohumlar çekirdekler yumurtalar ve nutfeler, hükm-ü Kur’aniyeyi tefsir ediyor, sen dahi bak gör diyor.

İşte bu gün fen ilminden olan biyoloji ile sabittir ki, bir zihayat vücuda gelmeden evvel her bir hususiyeti genlerinde yazılıdır. Bunu keşif eden ilim ve fen adamları, parmaklarını ısırarak derler ki, bu kadar küçücük yerde binler cilt kitap kadar bir bilgi depolanmıştır. Ne yazık ki bu bilginin mevcudiyetini inkâr edemeyen ilim ve fen adamları, tesadüfler sonucu burada depolandığına hüküm etmişler. Buna bilim adını vermişler. Akil perdesi arkasında nihayetsiz bir dalalete düşmüşlerdir.

Halbuki bin dört yüz sene evvel nazil olan Kur’an muciz-ül beyan der ki, bir şeyi vücuda getirmeden onun mahiyetini, evvela çekirdek tohum yumurta ve nutfesinde yazarız da, sonra o teşekkülat programına göre zerratı hikmet ile halk, intizamla sevk ederek o zi hayata vücut giydiririz.

Fen işin sadece nasıl olduğunu inceler. (Enaniyet) dürbünüyle bakarak, çekirdeğin bütün özelliğinin kendine mahsus olduğunu, içindeki programın tesadüflerle oluştuğunu veya camit, kör ve şuursuz zerrelerin tesadüfi hareketleriyle kendi kendine depolandığını iddia eder. Cenab-ı hak ile irtibatını keserek mütalaa eder.

Diyanet ise ( ene ) dürbünüyle aynı şeye bakarak şöyle der. Bir çekirdeğin içindeki programda kusursuz bir intizam ve mizan var. İntizam ise ilmi iktiza eder. Tesadüfü ve şirki reddeder. İlim bir alimin vücudunu istilzam eder. Öyle ise bu kaide-i külliyeye göre çekirdek İlm-i İlahiyeye ayinedir der. İşte bu izaha nazaran fen ilmi ile diyanet bir şeyde içtima etmiş olur. Eğer sadece fen olsa, veya sadece din ile bakılsa ikisi de eksiktir. Öyle ise fen ile diyanet ittifak ile kainatın ayetlerine bakmalıdır. Aşağıdaki mantık kuralı bunu gayet güzel ispat eder.Otuz ikinci sözün ikinci kısmının izahında asla cerh edilemeyecek şöyle bir mantık silsilesinden bahis eder.

“Gayet muntazam ve mükemmel bir eser gayet mükemmel bir programa istinat eder. Gayet mükemmel bir program, mükemmel bir ilme delalet eder. Gayet mükemmel bir ilim mükemmel bir zihne delalet eder. Mükemmel bir zihin ise gayet mükemmel bir kabiliyeti ruhiyeye delalet eder. Demek ruhun manevi güzelliğidir ki ilim vasıtasıyla sanatta tezahür etmiştir.” Son cümleyi biraz açmak lazım gelir.

Sırrı Kayyumiyet bahsinde der. Her bir cemal ve kemal sahibi kendi kemal ve cemalini görmek ve göstermek ister. Her bir hüner sahibi kendi hünerini teşhir ve ilan etmekle nazarı dikkati celbetmek ister. Gizli kalmış her bir hakikat ve mana, meydana çıkmak ve müşterileri celbetmek ister. İşte ruhtaki gizli olan mana, güzellik ve kabiliyetler, ilim vasıtasıyla sanatta tezahür eder. Sonra nazarlara görünür. O mananın sanatta tezahürü için ilim bir vasıta olur.

Mesela bir adamın, ruhunda gizli ve sadece kendisine malum olan mimarlık dehası, ancak eserin vücuduyla başkası tarafından bilinir. Eserin vücuda gelmesi de, illa ilmin, iradenin, kudretin vücudunu iktiza eder.

İlim, irade ve Kudret-i İlahiyenin eşyanın yaradılışındaki taallukuna dokuzuncu lemada şöyle işaret etmiştir.

Birinci kural : İlim teşhis ve ihata eder. Ve ilmin arşı nurdur. Nasıl ki güneşin ziyası mukabilindeki her şeyi birden hem teşhis hem ihata eder. Her bir ferdi bütün hüviyetiyle göstermesi teşhis, umumunu birden göstermesi ihatadır. Aynen öylede ilmi ilahiye bütün mümkünatı hadsiz cihetlerle teşhis ve ihata etmiştir.

Şöyle basit bir misalle meseleyi anlamaya çalışalım. Mesela bir adam anahtar yapar. Yaptığı hiç bir anahtar diğer anahtarlara benzememelidir. Birinciyi yapar fakat ikinciyi birinciye benzetmez. Ona farklı bir özellik teşhis eder. Böylelikle bin anahtar yapar. Bu adam bin birinciyi yapabilmesi için daha evvelki bin tanesini ilminde her özelliğiyle sabit tutmalıdır ki, bir fazlalığı ona benzetmesin. İşte evvelki bin tanesini birden ayine-i ilminde bilmesi ihatadır. Artı, bir anahtarın farkını koyması teşhistir. İnsan ilim sahibi olduğu için bütün fiillerinde bu kanun geçerlidir. Demek ilimsiz teşhis ve ihata olmaz. Öylede Cenab-ı hak sonsuz ilim sahibi olduğu için, bütün imkanat ve ihtimalatı sonsuz cihetlerle kusursuz teşhis ve ihata etmiştir.

İkinci kural : İrade tercih ve tahsis eder. İradenin arşı havadır. Bu kuralın da anlaşılması için bir önceki misal üzerinde tefekküre devam edelim. Bu adam bin bir anahtarın şekil ve suretini vücudunu sadece ilim ayinesinde tutar. Yani bütün farklarıyla bilir. Henüz hiç birini yapmaya karar vermemiştir. Biri dese banim kapının kilidini açmak için bana şöyle bir anahtar yap. O adam, hemen daire-i ilmindeki anahtarlardan birini seçer. İşte bu seçme işini irade yapar. Niçin o anahtarı seçti diye sorulsa, ancak bu anahtar o kapıyı açabilir der. O zaman tercihin sebebi tahsis ettiği kapı kilididir. Demek hadsiz imkanattan birini tercih etmek, iradenin vücudunu gerektirir ve ispat eder. Adam tercihi yaptığı halde henüz anahtar vücuda gelmedi. Fakat iradenin tercihiyle hangi anahtarı yapacağı sabitlendi. İşte eşyanın hakikatı iradi külliyenin o tercihi ile belirlenir ve değişmez bir hüküm alır.

Üçüncü kural : Kudret icad ve ispat eder. Adam kuvvetini kullanarak iradenin tercih ettiği anahtarı yapar vücuda getirir sahibine teslim eder.

Demek en küçük bir şeyin vücudu gelmesi, ilim irade, ve kudreti iktiza ve istilzam eder. Misalimizdeki adamın bu işi kavrayacak ilim, irade ve kuvveti olmasaydı anahtarı icat etmesi imkansızdı.21

Şimdi ( ene )dürbünü ile misali tahlil ederek bakalım. İnsan ene cihetiyle cenabı hakkın ilim, irade ve kudret sıfatlarına ayinedir. Ve kendinde tezahür eden bu küçücük numune misal arızi sıfatlarla böyle bir anahtarı yaptı. Allahın zatı olan sıfatlarının tecellilerini ve şuunatını, kendi mahiyetindeki ölçücüklerle akis ettirdi. Çünkü ilim irade ve kudret bir sıfattır. İnsanın zihni iradesi ve kuvveti o sıfatlara ayinedir.

Bu misalin dürbünüyle kainata bakacak olursak bütün tohumlar, çekirdekler, yumurtalar ve nutfeler içindeki planlar, sonsuz bir ilim ve irade sahibi zatın teşhis ve ihatasıyla, tercih ve tahsisiyle kayıt edilmiştir. Mesela incirin programı bu tercihle çekirdeğine yazılmıştır. Sonra müsait bir zemine atıldığında kudret ilahiye anasırın zerrelerini plana göre sevk eder cismani incir ağacı olur.

Bütün fen ve din adamlarınca, mutlak bir kanunu küllidir ki, ilim, irade, ve kudret olmadan hiç bir şey hiç bir şeye müdahale edemez. Öyle ise bu hadsiz yazılım ve donanım gösteriyor ki, kâinat perdesinin arkasında sonsuz bir ilim irade ve kudret sahibi mevcuttur.

Şimdi bu ayeti Kerimenin hükmünü doğruluğunu ispat açısından bakalım. Tarafsız olan bir bilim insanı olarak düşünelim. İnsanlar o asrı saadette, yani bin dört yüz sene evvel genlerin mahiyetini biliyorlar mıydı ? hayır! peki genlerde böyle bir bilginin saklı olduğunu anlayacak ellerinde bir teknolojileri var mıydı? hayır, öyle ise bu ifade, o zamanda kusursuz bir izah olarak nasıl kullanıldı? Elbette böyle bir sözü o zamanda söylemek insan takatinde yoktur ve olamaz. Bu da gösteriyor ki bu Kitab-ı Mukaddes olan Kur’an Hz. Muhammed (asm) in kendi sözü değildir. Ancak her şeyi yaradan, ve daha yaratmadan mahiyetini çekirdeğinde yazan bir zatın kelamı olabilir.

Ayetin ikinci kısmı ise, her şey vücuda geldikten sonra yazılıdır. Bu hükmünü ispat eden deliller ise, bütün meyveler ve kalpleri olan çekirdekler tohumlar ve insanın kuvve-i hafızalarıdır. İşte ayetin bu ikinci kısmını dahi, arzın yüzündeki bütün meyveler, kalplerinde bulunan tohumlar, çekirdekler ile hem tefsir ediliyor hem ispat ediliyor.

Çünkü her bir meyve bütün ağacın mahiyetinin hulasasıdır. Süzülmüş neticesidir. Meyvelerin kalplerindeki çekirdek ise ağacın bütün mahiyetinin yazıldığı ve istikbale hazır edildiği, canlı özetidir. İşte bu kanun külliye her şey-e şamildir. Bu faaliyet-i Rabbaniye-yi insan kendi kuvve-i hafızasıyla daha iyi anlıyor. Çünkü kuvve-i hafızamız hayatımızın her safhasının yazıldığı bir sahifedir. Nasıl ki her bir meyvenin tohumu, geçen seneki defter-i amalin neticesidir. İkinci bahar ise, çekirdeğe yazılanların zahire çıktığı mevsimdir. Aynen öylede, insan dahi dünya mevsiminde hangi ameli işlemişse defter- amaline kayıt edildiğine, kuvve-i hafızası birer şahittir. Ta ilerideki haşir meydanında defter-i amali açıldığında ona bir hüccet olsun .Ve defter-i amalinin içinde ne yazılı ise, hafızası dahi onu teyit etsin. Böylelikle her şey vücuda geldikten sonra dahi yazılıdır hükmünün manası tam tezahür edecektir.

Ve kainat kitabı yaratıldığından bu yana, hükmün birinci kısmının bütün tohumlar, çekirdekler, yumurtalar ve nutfeler ile tefsir ediyor. Bütün meyveler ve kalplerindeki tohumlar da ikinci kısmının tefsir eder. İşte bu kanun külli ve düstur umumiyi kavradıktan sonra kainatın çekirdek-i aslisi ve en münevver meyvesi nedir diye sorulduğunda, (levlak levlak) hadis kudsisinin dürbünüyle kainatın dahi çekirdek-i aslisi Nur-u Muhammediye olduğu gibi, en son meyvesi dahi cism-i Muhammediye olduğunu anlarız.22

Hem Risale-i Nurlarda kullanılan kelimelerin bir kısmı kainatın kemalatını ifade eder. Bir Esma-i İlahiyenin faaliyetinin tezahürü için kullanılmıştır. ( mesela ,teavün, tesanüd, teanuk, tecavüp, tedbir, terbiye, idare, intizam, mizan, nizam, cami-iyet, insicam, tanzif, tavzif, tathir tekerrür, tekemmül, tekellüm, tekessür, tekrim, teksif, tekvin, vs. ) bu kelimeler faaliyet-i Rabbaniyeye birer unvandır. Bu ünvanlar için kullanılan kelimeler birer mirsad-i tefekkür olarak düşünülebilir. Yani madem kainat kitabının yazılışındaki faaliyet-i rabbaniye Cenab-ı hakkın zati olan kemal ve cemalinin tezahürü üzerine cereyan eder. Öyle ise bu gibi kelimeler o faaliyetlerin neticesi olarak, kainat kitabında tezahür eden Esma-i İlahiyenin kemalatına bir ünvandır denilir.23

Dördüncü misal: Bismillah bir tek ayet olduğu halde, Kur’anın bütün surelerinin başlarında tek tek zikir edilmekle yüz on dört kere nazil olmuştur. Buna göre kelamın her bir ayetini okumak isteyen önce bu ayeti okur ve iman eder ki, bütün ayat-ı Kur’aniye, rahman ve rahim olan Allahın kelamıdır, başkasının böyle bir kelam etmesi muhaldir.

Aynen öylede Bismillah’ı tefsir eden Bediüzzaman hazretleri, önce intisabın ne olduğunu bir misal ile izah ediyor. Sonra devlete intisap eden bir adamın, ihtiyacı olan bütün kuvveti ve bereketi bizzat yanında taşımadığını, intisap ettiği devletin tarafından taşındığını, bir temsil ile akla yakınlaştırıyor. Bu misalin dürbünüyle kainat kitabına ve içindekilere baktırıyor.

Her bir tohum ve çekirdek lisan haliyle ve manen bismillah der. Yani tohum ve çekirdek kainat perdesi arkasında olan daire-i vücubun sahibi Allahın ilim irade ve kudretine intisap ile, içindeki program olan ağaç vücud-u harici giyiyor, ve alem-i şahadete çıkıyor. Muhalif manasıyla, eğer o intisap olmasa, kendi gücüyle ve kendi kuvvetiyle bu harika işlere muvaffak olması muhal olduğunu ispat ediyor.

Sonra bu kaide-i küllinin her bir nebat, ağaç, ve otların harika neticelerinde, her bir bostan, her bir inek, deve, koyun, keçi, gibi mübarek hayvanların ab-ı hayat gibi sütü vermelerinde, dahi şamildir. Sonuç olarak kainatta hiçbir şey kendi gücüyle kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki kainat perdesini arkasında Zat-ı Zülcelalin hadsiz kudret ve iradesine intisapla, harika işlere mazhar oluyor. Bu intisap kuvvetinin mahiyetini bir misalle akla yakınlaştırmaya çalışalım.

Mesela ayine kendi mahiyetindeki Nuru, güneşten alarak başka yere akis ettiriyor. Çünkü kendi mahiyetinde güneş yoktur. Ancak semadaki güneşin mahiyetinden gelen ziyanın, tecellisini akis ettiriyor. Uzaktan ayineye dikkatsiz bir nazarla bakan adam, onu ışığın kaynağı zan ederek yanlış hüküm verir. Ayine ışığın kaynağı zan der. Sonra az bir dikkatle ışığın kaynağına baksa, görecek ki bu cam parçası ziyanın kaynağı olamaz. Ancak semadaki güneş, bütün parlaklıkların kaynağıdır. Bu tefekkürden sonra nazarını semadaki misilsiz güneşe dönecek. İşte Bismillah’daki intisap dahi böyle bir hakikati ifade için kullanılmıştır.

Aynen öylede ehli felsefe, sebebe baktığında, sebep olmadan bu silsile böyle bir neticeye varmaz diyor. Yani tarla, tohum, su, gübre, güneş, hava, mevsimler, meyvenin vücudu için şarttır. Bu sebepler olmadan neticenin meydana gelmesi imkânsızdır. Bu hüküm zahiren doğrudur. Bu mantık silsilesinin devamlı işlemesi aklı söyle bir yanılgı içine götürüyor. Öyle ise sebep varsa mutlaka netice de vardır. Demekle sebeplerin neticeye tesiri vardır mantığını doğuruyor. Yani iktiran ile illet karışıyor.24

Evvela dikkatsiz bir nazarla ayineye bakan adam gibi nazar ediyor. Nasıl ayineye dikkatle bakan adam, ışığın kaynağının ayinenin kendisinin olmadığını anlıyorsa. Bu sebeplere dikkatle bakan adam, hiç bir esbabın ilim, irade, kudret gibi sıfatlarının olmadığını anlayacak ve bunları kullanan bir müsebbib-ül esbabın varlığını aklı ile görecektir. Çünkü akıl esbap ile müsebbebat ortasında yaratanı görür. İşte diyanet bu nazarı varmakla o fen ehlini yanlış bir karardan uyandırıyor. Ta sebepleri kullanan bir yaratıcıyı hatırlatıyor. Buradan da görülüyor ki fen ilimle beraber kol kola yürümeli.

Beşinci misal: Tabiat risalesinin başındaki ayeti tefsir ederken yine aynı üslubu kullanıyor. Ayet-i Kerime istifham manasıyla soruyor, semavat ve arzın fatırı hakkında hala şüphe mi edersiniz ? doğru cevap reddir. Yani hayır ve asla şüphe etmeyiz. Şimdi akıl şüphe ile soruyor ! fatır-ı zülcelal hakkında neden şüphe etmeyelim ? Ayeti Kerime zımni olarak o zatın varlığını ve birliğini gösteren semavatta ve arzdaki hadsiz delilleri nazara veriyor. İşte bütün bu deliller ispat ediyor ki Halık-ı Zülcelal hakkında asla şüphe etmeyiz.

Tabiat risalesi, aklımızı şüpheye götüren şeyleri üç kısma ayırır.

Birincisi : Kainattaki sebeper,

Ikincisi : Kainat kitabının yazılışında kullanılan zerreler

Üçüncüsü : Kainatın mevcutatının sevk ve idaresindeki cari olan anunlardır.

Madem bu üç şey insanın aklını şüpheye götüren yolardır. Ehli iman dahi bilmeyerek bunu kullanıyorlar. Herkes bu meseleden az veya çok etkileniyor. Hatta Müslümanlar bile bu meselede tereddüde düşmüşler çokları da imanlarını kayıp etmişler. Hem bu üç kelime üç inkar felsefesinin temel düsturlarıdır. Hem bu zamana kadar bu felsefenin etbaları bir beldede bir kaç kişi iken bu zamanda birden bire inkişaf ederek bir cemaat ve cemiyet şeklini almıştır. Her insan ister istemez bundan muzdarip olmuştur.

İşte sevğili üstadımız Bediüzzaman hazretleri tabiat risalesinin izahında, kainat kitabının yazılışında kullanılan bu üş şeyin ( sebepler, zerrat, ve kanunların, ) hakiki tesir sahibi olmadığını, mahiyetlerinin kör, sağır, şuursuz, camit, cahil, mütecaviz, karmakarışık şeyler olduğunu, kati ve kesin ispat ediyor. Hem hiç bir şeyi, yoktan varlık alemine çıkaracak sonsuz bir ilim, irade ve kudret sıfatlarına sahip olmadığını kati ve kesin tespit ediyor. Böylelikle aklımızın gideceği bütün şüphe yollarını bir daha açılmayacak şekilde kapatıyor. Kim arzu ederse tabiat risalesine baksın.

Risale-i Nura dikkatle bakanlar baştan sonuna kadar böyle bir sistemin varlığını göreceklerdir. Onun için Risale-i Nur tefsiri arapça kelime ve gramer kurallarının şerhi düsturu ile yazılan bir tefsir değildir. Tamamen farklı bir üslup ile Kur’anın üçte bir ayetinin bilhassa imanın esaslarına bakan ayetlerin akli, mantıki, ilmi ve kainattaki fenni delillerini göstererek yazılan harika bir tefsirdir. Bütün Risale-i Nur eserlerinde bu üslup kullanılmıştır. Onun için bu asrımızın bütün manevi ve iman-i hastalıklarına bir ilaçtır.

Risale-i nurlardan aldığımız derse nazaran mukaddeme de beyan edilen, “risale-i nurlar eğitim müesseselerimizde ilave ders olarak okutulması” ne kadar anlamlı ve gerekli olduğuna, kanaat verecek bir malumat verebildiğimizi düşünüyoruz. Çok daha geniş malumatları aslından öğrenmek isteyenler risale-i nur külliyatından istifade edebilirler. Bizler her zaman tefekkür ve anlayışlarına yardımcı olmayı kendimize bir vazife olarak kabul ediyoruz.

Eğer denilse biz eski medrese usulü ile arapca ilmini tahsil ederek bu hakikatlere ulaşabilir miyiz? Böyle yapsak hem Kur’an ile doğrudan doğruya muhatap olmuş oluruz?

Elcevap: Bir insan eski usul medrese tahsili ile Kur’anın hakikat ilmine ulaşabilmesi için aralıksız on beş sen kadar vasıta ilimleri denilen ulum-u aliyeyi tahsil etmeli. Sonra o ayet hakkında ehli ilmin hükümlerini öğrenmeli, daha sonra o ayet hakkında sebep-i nüzul ile beraber hadisleri bilmelidir. Böyle bir tahsil için en az otuz kırk sene gibi uzun bir tedrisat hayatına ihtiyaç vardır. Bununla beraber rivay-i eya dirayi olarak bir tefsir yazabilir. Ve Kur’anın hakikat ilminden kendi fehmi kadar istifade edebilir.

Halbuki asrının vazifeli müceddidi olan zat, sadece kendi fehmi ve anlayışı kadar değil, kendi asrında yaşayan bütün insanların medeniyetlerinin, akıllarının kabiliyetlerinin, hayatı içtimayide ki yaşam şartlarının ve teknolojideki terakkiyatından doğan anlayışlarını, doyuracak hakikat derslerini kur’andan fehm ederek asrının insanlarına getirir.

Hâlbuki bu kadar zamanı buna ayıracak milyonda bir insan çıkabilir. Buna mukabil yukarıda beyan edilen inkârı ulûhiyet fikriyle bizler daha ilk okullarda tanışıyoruz. Bütün tahsil hayatı boyunca inkâr uluhiyet fikri aklımızı daima kemiriyor. İnsanlığın ekserisi hayatlarını fen ilimlerini tahsil ile geçirdiğinden, elbette her an bu inkar fikriyle baş başa kalıyoruz. İşte bunun içindir ki, fen ilmini tahsil edenlerin istifade edeceği, hem dinsizlik fikrini tamamen yok eden bir hakikat olmalı ki, insanlar imanlarını ehli dalaletlerin hücumlardan kurtarsın.

Madem her derdin çaresini Halık-ı Zülcelal ihsan ediyor. Elbette böyle dehşetli bir asırda en kısa, en müstakim, en selametli, en tesirli bir hidayet yolunu beşeriyete ihsan etmek rahmetinin kereminin şanındandır. Madem öyledir böyle kısa selametli emniyetli bir hidayet yoluna lakayt kalmak kar akıl değildir.

Cenabı hak şu Risale-i Nurlardaki hakikatleri aklımıza ilim, kalbimize iman, ruhumuza feyiz, eylesin ve en azami derecede ondan istifade etmek nasib eylesin. Bizleri Risale-i Nurun şahsı maneviyesine dahil olanlardan ve Risale-i Nur talebesi sınıfına dahil eylesin. Amin. Ve bu kadar hakikatli iman derslerinin, bizlerden istediği tam ve halis bir sadakat, daimi sarsılmaz bir sebat bizlere nasip eylesin. Bu hakikat imaniye derslerini bütün alem-i İslama ve beşeriyete bir an önce neşir ve talim eylesin. Bizleri de onlardan en azami derecede nasiplendirsin İnşaallah. Amin. Amin. Amin.

Tagged as: , ,

Leave a Response