<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>this is Sunnah</title>
	<atom:link href="http://thisissunnah.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://thisissunnah.com</link>
	<description>simple guidance and examples of Prophet Muhammed (PBUH) and the Sahabah</description>
	<lastBuildDate>Fri, 18 Nov 2011 23:11:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Eğitimler, Risale-i Nur&#8217;larla neden desteklenmeli</title>
		<link>http://thisissunnah.com/egitimler-risale-i-nurlarla-neden-desteklenmeli/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/egitimler-risale-i-nurlarla-neden-desteklenmeli/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Nov 2011 19:19:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AbdulBaki</dc:creator>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Online Risale-i Nur]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/?p=356</guid>
		<description><![CDATA[MUKADDİME Memleketimizin büyük alimlerinden üstad Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin, üzerinde durduğu en mühim mesele, iman esaslarının akıl, ilim, fen ve bürhan-ı yakin-i ile ispatıdır. Çünkü asrımızda ortaya çıkan maddiyunluk ve tabiiyyunluk fikrini ve felsefesini, ancak onun yazdığı Risale-i Nur eserleri susturabilmiştir. Seksen küsür senedir, dünyanın her tarafında okunduğu halde, ispat ettiği hiç bir hakikat-ı imaniye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2>MUKADDİME</h2>
<p>Memleketimizin büyük alimlerinden üstad Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin, üzerinde durduğu en mühim mesele, iman esaslarının akıl, ilim, fen ve bürhan-ı yakin-i ile ispatıdır. Çünkü asrımızda ortaya çıkan maddiyunluk ve tabiiyyunluk fikrini ve felsefesini, ancak onun yazdığı Risale-i Nur eserleri susturabilmiştir. Seksen küsür senedir, dünyanın her tarafında okunduğu halde, ispat ettiği hiç bir hakikat-ı imaniye asla cerh edilememiştir. Her kim eserlerini okuduysa, imanında bir inkişaf olduğu gibi, küfre karşı da kalbinde bir sed oluşmuştur. Hatta tabiiyyun fikirli çoğu inkarcılar, bu hakikatler sayesinde imana kavuşmuşlardır.<br />
Bu hizmeti Kur&#8217;aniye ve İmaniye, fertlerde tesirini gösterdiği gibi, her çeşit fen ve din eğitiminin verildiği kurumlarımızda, ilave ders olarak verilmesi; gençlerimize, bilim adamlarımıza, din alimlerimize çok farklı bir düşünce ve tefekkür ufku kazandıracaktır. Çünkü Risale-i Nur, iman esaslarını, ilim, fen, mantıki ve yakin-i deliller ile ispat ettiğinden, akıl sahibi her tabaka-i insaniyenin istifade edeceği bir tefsir-i Kur&#8217;aniyedir.</p>
<p>Evvellki asırlarda müslümanların, mevcut olan imanının inkişaf etmesine vesile olan tasavvuf ve tarikat hizmetleri, müntesiplerini Nurani bir ağaç etrafında toplayarak milyonlar velayet sahiplarini din-i islama kazandırmışlardır. Tasavvuf hizmetinde kalp esas olduğundan, bütün zikirler, nafileler, riyazetler, seyri süluklar, kaziye-i makbuleler, kalp ayağıyla imanın inkişafına hizmet ederler. Dolayısıyla, o imamlar, kalb ayağıyla imanın esaslarına hizmet etmişlerdir.</p>
<p>Ayet-i Kerimenin fermanıyla; “kalbin tatmini zikirledir, aklın itmi&#8217;nanı ilim ve temsiller iledir”. Risale-i Nurlar, bürhan-ı yakıniye nevinden verdiği temsiller ile imani esasların akıldan kalbe, ruha, sırra, hatta latifelere yerleştirdiği gibi, o nurani hizmetin diğer kısmını tamamlamakla, akıllara gelecek her türlü vehimleri ve şüpheleri defedecek mahiyette bir hakikat-ı imaniye dersidir.</p>
<p>Öyle ise eğitim müesseselerimiz, kendi derslerine bağlı olarak Risale-i Nurları okutması, gençlerimizi zamanımızın dehşetli dinsizlik cereyanlarına karşı muhafaza edeceği gibi, ilim ve tefekkürlerine de büyük zenginlik katacaktır. En mühimi ise, ilim ve fen adamlarımızla, dini eğitim veren kurumlarımız arasındaki mesafe kapanacak. Ehl-i fen ile ehl-i din arasında bir birini teyid eden hakikat dersleri ortaya çıkacaktır.</p>
<p>Bediüzzaman hazretleri bu asırda, fen ve din adamlarına, ortak bir cağrıda bulunarak şu meşhur söz ile: “Aklın Nuru fünün medeniyedir. Kalbin ziyası ulum-u diniyedir. İkisi ittifak ederse, hakikat tecelli eder. İhtilaflarında ise, birisinde taasup, diğerinde fitne fesat başlar” diye hitap etmişlerdir. Buna göre, dini hizmet yapan hocalarımızla, fen ve bilim insanlarımız birbirinden tamamen bağımsız olmamalıdır. Din adamlarımız verecekleri va-azlarında, sadece dini emir ve yasaklardan bahs etmeleri, taklid ve taassubu doğurduğu gibi, bilim adamlarımız da sadece fenden bahisleri fitne ve fesadı netice verecektir. Demek hocalar, fennin hakikatleri ile, dinin esaslarını birleştirerek, ilim adamlarımızda, fenin külli kanunlarıyla, dinin hikmetlerini birleştirerek derslerini anlatmalıdırlar.</p>
<p>Asrımız akıl, ilim, fen, mantık, ve bürhanlarla, hüccetlerle doğruyu hakikatı kabul etme asrıdır. Madem öyledir, imani esasların muhtac olanlara anlatılmasında akıl, ilim, fen ve mantık silsileleri kullanılmalıdır. Çünkü akılların tatmini ancak bu düsturlarla olur. İşte Risale-i Nur eserleri esasat-ı imaniyeyi asla cerh edilmeyecek bir surette, akıllara ispat ettiğinden, elbette her türlü eğitim seviyesinde olanların itikadi ihtiyaclarına bir tiryak hükmündedir.</p>
<p>Bu kitapçık ile; Risale-i Nurlar bu asrımızın ve gelecek asrın manevi yaralarına hakiki bir ilaç ve insanlığın istifadesine sunulmuş Kur&#8217;andan tereşşuh eden hakikat-ı imaniye dersleri olduğunu, beş farklı nokta-i nazardan ispat etmeye çalışacağız.</p>
<p>Birincisi : İmani ve İslami ilimlerin tarihi seyri açısından bakıldığında, Risale-i Nur bu asrımızın manevi yaralarına bir ilaçtır.</p>
<p>İkincisi : Beşerin fen ve teknolojide her asırda devam eden terakkisi açısından bakıldığında, Risale-i Nurlar bu asrımızın manevi hastalıklarına devadır.</p>
<p>Üçüncü : Peygamberlerin ve hidayet dersi verenlerin, muhataplarını ikna ve ilzam için, ellerine verilen hakikatler açısından, Risale-i Nurlar bu asrımızın manevi yaralarına bir merhemdir.</p>
<p>Dördüncüsü : Asrın ilcaatı ve muktezası açısından, Risale-i Nurlar bu asrımızın manevi dertlerine devadır.</p>
<p>Beşincisi :Risale-i Nur hakikatlerinin mahiyeti açısından bakıldığında, bu zamanımızın manevi yaralarına dermandır.</p>
<h2>BİRİNCİ MESELE :</h2>
<p>Tarihin seyri açısından Risale-i Nurlar bu asrın manevi dertlerinin ilacıdır.</p>
<p>İslam muhakikleri dini ve İslam-i ilimleri iki kısımda mütaala etmişlerdir. Birincisi ve en mühimi imana taalluk eden ilimlerdir ki, buna hakikati imaniye dersleri veya tevhit ilmi diyoruz. Diğeri ise amele ve ibadete bakan malumatlardır ki, dinin, emir ve yasaklarının hudutlarını, sınırlarını ve hükümlerini belirleyen düsturladır. Bu mana ile asrı saadetin iki dönemini incelediğimizde, meselenin birbirini takip eden seyir izlediğini görüyoruz.</p>
<p>Birinci dönem olan mekke devrinde, ekseriyetle imana bakan ayetler, medine döneminde ise amel ve ibadete bakan ayetler nazil olmuştur. Ehli ilim bu iki dönemde nazil olan ayetlerin tasnifini, hitap şeklini göz önünde bulundurarak yapmışlardır. Şöyleki, mekke dönemindeki muhatapların ekserisi müşrik olduğundan nazil olan ayetler “ ey insanlar” diye hitap ederken, medine döneminde muhataplar mü&#8217;minler olduğundan inen ayetler “ey iman edenler” diye hitap etmiştir. Bu hitap şeklinde Kur&#8217;anın belagatı aşikare tezahür ediyor. Çünkü belagat muhatabın mukteza-i haline mutabık kelam etmek olduğundan, Cenab-ı hak her iki dönemdeki muhatapların haline göre kelamını göndermitir.</p>
<p>Mekke döneminde, iman ve tevhidi ilan eden ayetler nazil olurken, bir yandan Peygamber Efendimiz (asm), gösterdiği mucizelerle, imanın esaslarını birer birer ispat etmiştir. Ashab-ı kiram hazretleri, Peygamber Efendimizden (asm) südur eden mucizeleri gördükçe ayet-i Kerimedeki tevhid esaslarına olan imanları, kat kat artarak, hadsiz bir şevk ve heyecana gelmişlerdir.</p>
<p>Mesela sahabelerin huzuru nebevide sohbet dinlemeleri esnasında, Cibril-i eminin Dıhye ismli bir sahabe timsalinde gelmesi ve Peygamber Efendimizle sohbet etmesi çok defa vaki olmuştur. Bu hadise bir mucize olmakla beraber, aynı zamanda meleklerin varlığını ispat eden bir delil ve hüccettir. Çünkü bu mucize ile sahabeler dünyadaki cismani gözleriyle Cibril emini müşahede etmişlerdir. Böylece melaikeye olan imanları, katiyet kesp ettiğinden, melaikenin varlığına dair hiç bir vehim ve şüphe akılarına gelmemiştir.</p>
<p>Malumdur ki mucizeler Cenab-ı hakkın fiilidir.Peygamber Efendimizin (asm.) iltimasıyla ve duasıyla, şu kainattaki cari olan kanunların fevkinde, İrade ve Kudret-i İlahiyenin müdahalesidir.1</p>
<p>Madem öyledir yukarıdaki tek bir mucize; Allahın varlığına, her yerde hazır olduğuna , hem her arzu ve duaları işittiğine, bir hüccettir. Hem Peygamber Efendimizin (asm), şu kainat halıkının sadık elçisi olduğunu da ispat eder. Hem Cebrail (as)in Allah&#8217;ın emirlerini getiren bir elçi olduğunu, ve getirilen vahyin vücudunu teyid eder. Yani bir tek hadise Allaha, meleklere, kitaplara, resullere imanı ispat eden bir mucize oluyor. Şöyle ki,</p>
<p>Birincisi : Cibril eminin görülmesi melaikenin vücudunu ispat eder.</p>
<p>İkincisi : Huzur-u Nebeviye gelmesi efendimizin nübüvvetini ispat eder.</p>
<p>Üçüncüsü : Cebrail&#8217;in (as) getirdiği emirler kitapların vücudunu ispat eder.</p>
<p>Dördüncüsü: Cebraili (as.) gönderen Allahın vücudunu ispat eder.</p>
<p>Bizler tek bir mucizeyi diğer iman esaslarını içine alan bütün olarak mütaala etmeliyiz. Yani nasıl bir ağaç; kök, gövde, dal, budak, yaprak, çiçek, ve meyveden müteşekkil bir vahdet sahibidir. Her biri diğerinin vücudunu iktiza ve istilzam eder. Öyle de iman dahi altı esastan müteşekkil bir bütündür. Birini kabul etmek, diğerlerini de kabul etmeyi gerektirir. Çünkü her biri diğeriyle ayrılmaz bir bütündür. Bundandır ki, imanın bir rüknünü inkar eden kafir olur. İşte Risale-i Nurlar bizlere meseleleri böyle kesret içinde vahdet ile mütalaa etmeyi kazandırmıştır.</p>
<p>O mucizelerden bir tanesi de, ölen çocuğun Peygamber (asm) efendimizin duasıyla tekrar dirilmesi, konuşup babasını ikna etmesidir. Yani sahabenin biri gelir, ya Resulallah çok sevdiğim kızım şu derede öldü. Bunun üzerine Peygamber Efendimizle beraber giderler. Duayı nebeviyenin bereketiyle kız tekrar dirilir. Resul Ekrem (asm) kıza sorar: “Babanın yanına mı dönmek istersin, yoksa gittiğin yerde kalmak mı istersin?” Kız çocuğu “Ben daha hayırlılarını buldum” der. Tekrar vefat eder.</p>
<p>Bu mucize diğer iman esaslarıyla beraber, başka bir şartı olan öldükten sonra dirilmeyi, yani ahiretin vücudunu, ruhun bekasını ispat eder. Çünkü O bir peygamberdir ve onun isteği ve duasıyla Cenab-ı Hak çocuğun ruhunu bedenine tekrar iade etmiştir. Bu mucize öldükten sonra, tekrar bütün ruhların bedene gönderilmesi ve kurulacak haşrin vücudunu ispat eder. Kur&#8217;anın dört esasından birisi haşir ve adalete bakar. Haşir ve adalet ise öldükten sonra dirilmeyi iktiza eder. Resul Ekrem (asm) Efendimizin gösterdiği bu nev-i mucizeler öldükten sonra yeniden dirilmek rüknünü ispat etmiş olur.</p>
<p>Mucizelerin başka bir nevi de, ileride vücut bulacak hadiseleri ihbar etmesi ve aynen haber verdiği gibi çıkmasıdır. Mesela bedir savaşında müşriklerin hangi noktada öldürüleceğini, teker teker haber vermiştir. Aynen haber verdiği gibi vuku bulmuştur. Hem Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye hicret etmeye mecbur olduğu zamanında, Peygamber Efendimizi yakalamak için peşine düşen ve bir mucize ile müslüman olan Süraka&#8217;ya, Kisranın bileziklerini senin kolunda görüyorum demiştir.Aynen zuhur etmiştir. Bunlar gibi istikbalden haber veren binler ihbarları mevcuttur.</p>
<p>Bu istikbale ait gösterdiği mucizerler, Peygamber Efendimizin (asm.) öyle birisinden ders aldığını ispat eder ki, zamanı mazi ve müstakbel onun için an hükmündedir. Ve Peygamber Efendimiz ondan öğreniyor ümmetine haber veriyor.2 Bu mucize ise imanın en son rüknü olan kaza ve kadere iman esasatını ispat eden bir delildir. Çünkü o Zat-ı Zülcelal bütün mümkünatı nihayetsiz ilmiyle teşhis ve ihata etmiştir. Öyle ise ilminin haricinde olan hiçbir şey yoktur. Muhalif manasıyla; her şey onun ilminin dairesi içindedir.3 Öyle ise gaybın bütün hazineleri onun yanındadır. Bize göre mazi ve hal o Zat-ı Zülcelal&#8217;e göre andır.</p>
<p>İşte bu gibi mucize nevlerine baktığımızda, Peygamber Efendimiz (asm) Ayet-ı Kur&#8217;aniye&#8217;nin tebliğ ettiği iman esaslarını birer birer mucizelerle ispat ettiğini görürüz. Bunları gören sahabelerin kalpleri, kendi cüz-i ihtiyarlarının tasdikinden sonra, Nur-u imanla dolmuştur. Çünkü peygamberlere ancak tebliğ vardır. İmanın kalplere ilga edilmesi ise; Allah&#8217;ın fiilidir. Bu da kulun irade-i cüziyesinin tasdikine bağlıdır. İslam alimlerinden Said-i Taftazani, imanı tarif ederken şöyle demiştir :</p>
<p>“ İman Resul Ekrem (asm) ın tebliğ ettiği zaruriyat-ı diniyeyi tafsilan ve zaruriyatın gayrisini icmalen tasdik etmektan hasıl olan bir Nurdur. Ve yine iman, Cenab-ı hakkın istediği, kulunun kalbine cüz-i ihtiyarının sarfından sonra ilga ettiği bir Nurdur.”</p>
<p>Kalpleri imanın Nuruyla şevk ve heyacana gelen sahabelerin, bundan sonra ki bütün hareketleri, efalleri, ahvalleri, akvalleri, gayeleri, Rabbimizin rızasını kazanmak, ve kendilerini Allah&#8217;a sevdirmek üzerine dönüp dolaşmaya başlamıştır. Çünkü bu iki mesele birbirini iktiza eden bir bütündür. Yani önce hakaik-i imaniyede tam bir kanaat ve teslimiyet elde edilmeli, sonra amel onun üzerine bina edilmelidir. Zaten birincisi olmadan ikincisi sağlam olmaz.</p>
<p>İman ziyadeleşdikçe, Allah&#8217;a olan yakınlık artar. Bu yakınlığı his eden mü&#8217;minlerin en ehemmiyetli gayesi, elbette Allah&#8217;a kendisini sevdirmekle rızasını kazanmaya çalışmak olur. Medine devrinde amele bakan ayetler nazil oldukca, Cenab- ı Hakkın, razı olduğu ameller belirmeye başlamıştır. Bu fermanları işiten sahabeler, Rıza-i İlahi&#8217;yeyi kazanmak için bütün hissiyatlarıyla amel ve ibadetleri yapmaya müteveccih olmuşlardır. Hatta en küçük amellerinde bile bunu kendilerine rehber yapmışlardır. Bu iman derecesi onlara öyle bir edep ve haya kazandırmış ki, kudretin Kur&#8217;anı Kebir&#8217;inin ayatı tekviniyesinin içinde, abdestsiz dolaşmaya haya etmişlerdir.</p>
<p>Malumdur ki içkinin yasak edildiğini duyan sahabeler, ağızlarındaki son yudumu tükürmüşlerdir. Nasıl olsa yasak edildi, bu son lokmayı yutalım dememişlerdir. İşte sahabeleri; hakikat-ı duyduğunda, böyle keskin kılıç gibi, itaata sevk eden ve günahlardan şiddetle ürküten elbette, imanlarının yüksekliğidir.</p>
<p>İşte yirmi üç senelik ömrü Risalet-i Ahmediye bu sistemin tesisi üzerine cereyan etmiştir. Yani evvela imanın tebliği, sonra amelin onun üzerine bina edilmesi… Bu Kur&#8217;ani bir düsturdur. Ve Habib-i Ekrem (asm) de böyle tatbik etmişlerdir. İman en mühim meseledir. Çünkü imansız cennete girilmez. Mü&#8217;min, “katti ve kesin iman ettim” dedikten sonra, ameli eksik dahi olsa, rahmet ve mağfiret ilahiye ye mazhar olursa, cennete girebilir. Fakat imanda şüphe olsa; şekavet-i ebediyeyi netice verir. Bunun çok misalleri yine asrı saadette yaşanmıştır.</p>
<p>Bunlardan en dikkat çekici olarak şunu verebiliriz: Bir gün Resul-ü Ekrem (asm) efendimiz sefere çıkarken biri gelir ve der: “Ya rasulallah ben de sana iman etmek istiyorum, seferden sonra mı iman edeyim, yoksa seferden önce mi iman edeyim?” Hazreti Peygamber Efendimiz “Hemen şimdi iman et” der. Sahabe iman eder ve savaşa çıkarlar. O sahabe şehit olur. Peygamber Efendimiz şehit olan sahabeyi göstererek; “Namaz kılmadan oruç tutmadan hatta boy abdesti dahi almadan cennetlik görmek isteyen bu şehide baksın” buyurur. Demek iman öyle bir cevherdir ki, o sahabenin cennete girmesine sebep olarak kafi gelmiştir.</p>
<p>Bediüzzaman hazretleri, yukarıda Kur&#8217;ani bir düstur olarak zikredilen meseleyi, İşarat-ül İcaz tefsirinde, aşağıda meali verilen ayeti Kerimeyi tefsir ederken şöyle izah etmiştir. “Ey insanlar siz ve sizden öncekileri yaradan Rabbinize ibadet ediniz ki; takva derecesine erişesiniz” “Vaktaki Kur&#8217;an-ı Kerim ibadeti emretti, ibadet ise şu üç şeyden sonra olabilir:</p>
<p>Birincisi : Mabudun mevcut olduğunun bilinmesi.</p>
<p>İkincisi : Mabudun Vahid-i Ehad olduğunun bilinmesi,</p>
<p>Üçüncüsü : Mabudun ibadete layık olduğunun idrak edilmesidir.”</p>
<p>Anlaşıldığı gibi insanın ibadet edebilmesi için, bu üç hakikatı kat&#8217;i ve kesin bilmesi elzemdir. Burada vurgulanan incelik muhatabın önce iman-i derslerle doyurulması ve kalbinde Allah&#8217;ın rızasını kazanma arzusunun heyecana gelmesidir.</p>
<p>Muhatabın ihtiyacına cevap verebilen onu tanıyan ve bilendir. Tebliğde de bu esastır. Cenab-ı Hak noksandan münezzeh olduğundan insanların bütün hissiyatlarını doyuracak bir hitapla kelam etmiştir.</p>
<p>Kur&#8217;anın en birinci muhatabı Resul Ekrem (asm) dır. Ondan ders alan sahabeler en birinci talebelerdir. Fakat Kur&#8217;an en son kitap olduğu için, kıyamete kadar gelen insanların bütün ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde nazil olmuştur. İçindeki belagat geniş manasıyla her asrı içine alır ve her asırda, insanların manevi ihtiyaçlarını camidir. Buna işareten Peygamber Efendimiz (asm), benden sonra har asırda bir müceddit gelir. Asrının muktezasına göre Kur&#8217;andan manevi ilaçları ümmetin imdadına yetiştirir.</p>
<p>Madem bu ferman-ı nebevi her asrı içine alıyor. Öyle ise; asrımız dahi bu hitabın manasına mazhar olmak iktiza eder. Yukarıda beyan edildiği gibi asrımızda fen ve felsefeden gelen dehşetli dinsizlik cereyanı hükmetmektedir. Her fert bundan muzdarip olmuştur. Elbette böyle dehşetli dinsizlik cereyanını durduracak ve bir daha dirilmeyecek şekilde öldürecek bir hakikat-ı imaniye derslerinin, ümmetin imdadına gönderilmesi, hem Adetullahın iktizası, hem Rahmet-i İlahiyenin şanındandır. İşte Risale-i Nurlar, asrımızın muktezayı hale mutabık Kur&#8217;andan gelen manevi bir ikramdır. ( Aşağıda geniş izah edilecek)</p>
<p>Birinci kuşak olan sahabeler; yaşayarak insanlığa örnek olup rehber olmuşlar. İkinci kuşak olan tabiinler de sahabeleri örnek alarak onlardan aldıkları dersle aynı iman-i heyecanla amele devam etmişlerdir, Üçüncü kuşak olan tebe-i tabiinler; turfanda olan iman-i heyecanı tabiinlerden görerek yaşamak imkanı bulmuşlardır.</p>
<p>Fakat bu üçüncü kuşağın son zamanlarında yavaş yavaş o taze olan iman-i heyecan kayıp olmaya başlamış. Siyasetin de hayat-ı içtimaiyeye girmesiyle, (daha evvelki safda olan sahabelerin ağızından asla yalan çıkmazken) yalana fazla revaç vermiş, aynı ağızdan, hem doğru hem yalan çıkmaya başlamıştır. Hem seleften öğrenilen bilgiler ve nakiller dahi, birinci ve ikinci ağızların ölmeleriyle, azalmaya ve değişmeye yüz tutmuştur. Çünkü malumatlar, ağızdan ağıza nakil sırasında asli mahiyetinden inhiraf ettiğinden, ameli meselelerde dahi ihtilaflar başlamıştır. Ayrıca ameldeki huzur ve manevi lezzet gaip olmaya yüz tutmuştur. Buna işareten Peygamber Efendimiz (asm) “Ümmetimden en evvel kayıp olacak olan ilim; huşudur” buyurmuşlardır.</p>
<p>İşte İnayet-i İlahiye tam böyle bir zamanda İslamiyet&#8217;in iki temel esasını muhafaza eden manevi imamları ümmetin imdadına göndermiştir.</p>
<p>Birincisi : Ümmetin ibadet ve amelini istikamete sokan, ameldeki doğru hudutları, sınırları, çizerek bir sistem haline getiren mezhep imamlarıdır.4 Bu imamların istikametli ve isabetli fetvaları vasıtasıyla, ümmetin, kıyamete kadar amel ve ibadeti ifsadattan kurtulmuş ve istikamete kavuşmuştur. Eğer işinin ehli olan imamlar olmasaydı, her müslüman kendi anlayışı üzerine amel edecekti. Elbette böyle bir hadise, efrat sayısınca farklılıklara sebep olup, ameldeki vahdet olmayacaktı.</p>
<p>İkincisi : Ümmetin mevcut olan imanlarını, tekrar heyecana getiren, ve inkişaf ettirerek onlara velayet mertebeleri kazandıran, tasavvuf ve tarikat imamlarıdır. Bu imamlar, zikir, fikir, aşk muhabbet, nafileler, seyir süluk ile tasaffi eden kalpleri, Cenab-ı Haktan gelen feyze ayinedarlık etmiş. Bu vesileyle milyonlar ehli imana velayet mertebeleri kazandırmışlardır. On iki tarikatın hepsinin menba-ı; Kur&#8217;an hakimdir. Bu zatlar Kur&#8217;andan aldıkları feyze kalpleri ayinedarlık ettiğinden, Ümmet-i Muhammediye onların etrafında toplanarak ehli dalaletin savletinden kurtulmuşlardır.</p>
<p>Üçüncüsü : İlim ve tahkikat yoluyla, imanın ve itikadın hudutlarını çizen ve sınırlarını belirleyen itikat imamlarıdır. Bu imamlar Kur&#8217;anın muhkematıyla iman ve itikadın sınırlarını çizmişlerdir.5 İmanın en ince sınırı olan kader ve cüz-i ihtiyari meselesindeki hudutları tayin ederek, ümmetin itikadını şirk ve dalalet yollarından kurtarmışlardır.</p>
<p>Hulasa bu zatların gayretiyle, din-i islamın iman, amel ve itikat, esasları bir kayıt altına alınmış. Batıl yollara giden bütün kapılar kapanmıştır. Ehl-i Sünnet yolu böylelikle ortaya çıkmıştır. Her ne kadar o zamanlarda bazı fertler dalalet namına sözler söylediyse de, iman umumi olduğundan ve insanlar tasavvufun Nurani ağacı etrafında toplandıklarından, müslümanlar inkarcıların dalalet pişe sözlerine ehemmiyet vermemişlerdir.</p>
<p>Hem tasavvuf yolunda aşk, ve muhabbet, temel esaslar olduğu için, hizmetin müntesipleri, başlarında bulunan evliyalara ciddi bir muhabbet beslerler. Ayrıca ferdiyet zamanı olduğu için, şahıslar merci makamı olarak kabul edilirdi. İntisap edenler, şeyhlerine olan muhabbet ve teslimiyetlerinden dolayı, şeyhlerinin gösterdikleri yolların haricindeki sözler dikkatlerini bile çekmemiştir.</p>
<p>Bu iki ayrı taife, asrı saadetteki iki farklı döneme ait vazifeyi, omuzlarına alıp bir sistem haline getirmişlerdir. İtikat imamları imanın sınırlarını çizerken, tarikat ve tasavvuf imamları, mevcut olan imanın inkişafına hizmet ederek Mekke dönemindeki iman hizmetin mümessilleri olmuşlar. Mezhep imamlarımız ise Medine dönemindeki ameli meselelerin mümessilleri olmuşlardır. Bu yirminci asra kadar iman-i ve ameli hizmet-i Kur&#8217;aniye ve imaniye bu şekilde beka bulmuş.</p>
<p>Gerçi her asırda dinin inkişafına mani olan bir kısım tahribatlar olmuş. Fakat o tahribatları resul ekrem (asm) efendimizin ihbar ile müjde ettiği, mücedditler gelerek ihya etmişler. Din-i Ahmediye&#8217;nin bekasına vesile olmuşlardır. Bunlardan en dehşetlisi, Abbasi devletinin yıkılmasına sebep olan, doğudan gelen Cengiz ve Hülagunun ordularıdır. Abbasilerden sonra din-i İslamın bayraktarlığını Cenab-ı Hak Türk milletine nasip etmiştir. İkinci ve en büyük tahribat ise, hiç bir asırda görülmedik bir şekilde bu asırda yapılmıştır. Daha önceki asırlarda yapılan tahribatlar belki İslamiyet&#8217;in ameli, siyasi, veya askeri canibinde iken, asrımızdaki tahribat ise en ehemmiyetli ve temel esas olan iman ve itikat meselesi başta olmak üzere bütün amel ve ibadetlerde yapılmıştır.</p>
<p>Bu asrımızda ki fen ve felsefenin inkişafı, aklın inkişafına da vesile olmuş. Bu zamanın insanları asr-ı saadetteki ( lat, uzza, menat ) gibi şeylerin yaratıcı olduğuna inanacak kadar basit akıllı değillerdir. Bilimin inkişafı akılların da inkişafına vesile olmuştur. Fennin sayesinde, kainatın içinde cari olan kanunları keşif etmeye başlamışlar. Eşyanın yaratılışındaki sebep sonuç silsilesini tespit etmişler. Hem maddenin içinde yapı taşları olan, zerratın hareketini cihazlarla gözlemlemeye başlayıp, bundan dolayı kainata ki, çok şeylerin küçük numunelerini kendi sanatcığı ile taklide başlamışlar.</p>
<p>Bu terakkiyat neticesinde gaflete dalan akılları, ideolojik akımların da desteği ile daire-i mümkünat haricinde olan yaratıcıyı peşinen ret etmişler. Her şey kainat içinde olan sebepler, harekat-ı zerrat veya kanunlar tarafından yaratılıyor diye hüküm vermişler.</p>
<p>Burada dikkat edilmesi gereken en mühim nokta şudur: Asr-ı sadetteki veya evvelki milletlerin ilah kabul ettikleri şeylerle, bu asırdaki akıl sahiplerinin ilah kabul ettikleri mevhumlar, bir birinden çok farklıdır. Onların kabul ettikleri elle tutulan maddi şeyler iken, bu asırdakilerin ki, ne elle tutuluyor ne de gözle görünüyor. Ancak akılla fehim ediliyor. Elbette akılla fehim edilen bir şerik, İbrahim (as)&#8217;ın baltayla kırdığı putlar gibi maddi şeylerle yok edilmez. Ancak akılları teslime mecbur edecek hadsiz deliller ile öldürülebilir.</p>
<p>İşte asrımızda böyle dehşetli inkarı uluhiyet cereyanı ortaya çıkmış, bir şahsi maneviye olarak ehl-i imana hücum etmiş, iman-i esasları yakıp yıkmış, çok insanları dinsiz yaparak kendine bağlamış, ameli ve ahlaki meseleleri dahi zir-ü zeber etmiştir. Her derdin dermanını ihsan eden Cenab-ı Hak, böyle dehşetli dinsizlik fırtınalarının estiği bir zamanda üstad Bediüzzaman vasıtasıyla, Risale-i Nurları bir hızır gibi ümmetin imdadına göndermiştir. İmanın bütün esaslarını akıl, ilim ve fen yoluyla bir daha cerh edilmeyecek şekilde ispat etmiştir. Ehli dalaletin kaçıp altına sığınacağı bir yer bırakmamıştır. Hatta şeytan dahi teslimi silah etmeye mecbur olmuştur. Hem amelin ve ibadetin bütün hikmet hakikatlerini, ilim yoluyla, kalplerde asla vesveseye yer kalmayacak şekilde tespit etmiştir. Kendi anlayışımızın noksanlığı ile tarif etmeye çalıştığımız bu asrın medeniyetini, ve içinde yaşayanların hallerini Sikke-i Tasdik-i Gaybiye Risalesinde Bediüzzaman Saidnursi hazretlerinin dilinden dinleyelim.</p>
<p>Nev-i beşer bu son harb-i umuminin eşedd-i zulüm ve isdibdat ile ve merhametsiz tahribat ile ve bir düşman yüzünden yüzer masumu perişan etmesiyle ve mağlupların dehşetli me&#8217;yusiyetleriyle ve galiplerin dehşetli telaş ve hakimiyetlerini muhafaza ve büyük tahribatlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdan azablarıyla ve dünya hayatının bütün bütün fani ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olması umuma görünmesiyle ve fıtrat-ı beşeriyede ki yüksek istidadatın mahiyet-i insaniyenin umumi bir surette dehşetli yaralanmasıyla ve ebedperest hissiyat-ı bakiye ve fıtri aşk-ı insaniyenin heyacan içinde uyanmasıyla, ve gaflet ve dalaletin, en sert, sağır olan tabiatın, Kur&#8217;anın elmas kılıncı altında parçalanmasıyla ve gaflet ve dalaletin en boğucu, aldatıcı en geniş perdesi olan siyasetin ruy-i zeminde pek çirkin, pek gaddarane hakiki sureti görünmesiyle elbette ve elbette hiçbir şübhe yok ki: şimalde, garbda, Amarika&#8217;da emmeraleri göründüğüne binaen nev-i beşerinmaşuk-u mecazisi olan hayat-ı dünyeviye böyle çirkin ve geçici olmasından, fıtraten beşerin hakiki sevdiği ve aradığı hayat-ı bakiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak. Ve elbette hiç şübhe yok ki: bin üçyüzaltmış senede, her asırda üçyüz elli milyon şakirdi bulunan ve her hükmüne ve davasına milyonlar ehli hakikat tasdik ile imza basan ve her dakikada milyon hafızların kalbinde kudsiyet ile bulunup lisanlarıyla beşere ders veren ve hiçbir kitap da emsali bulunmayan bir tarzda, beşer için hayat-ı bakiyeyi ve saadet ebediyeyi müjde verip bütün beşerin yaralarını tedavi eden Kur&#8217;an-ı Mu&#8217;ciz&#8217;ül Beyanın şiddetli,kuvvetli ve tekrarlı binler ayatıyla, belki sarihan ve işareten onbinler defa dava edip haber verip sarsılmaz kat-i delillerle, şübhe getirmez hadsiz hüccetlerle hayat-ı bakiyeyi kat&#8217;iyyetle müjde ve saadet-i ebediyeyi ders vermesi elbette nev-i beşer, bütün bütün aklını kaybetmezse ve maddi ve manevi bir kıyamet başlarına kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiye ve İngilterenin Kur&#8217;anın kabulüne çalışan meşhur hatipleri ve din-i hakkı arayan Amerikanın çok ehemmiyetli cem&#8217;iyeti gibi ruy-i zeminin kıtaları ve hükümetleri Kur&#8217;an-ı Mu&#8217;ciz-ül Beyanı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh-u canlarıyla sarılacaklar. Çüki bu hakikat noktasında kat&#8217;iyyen Kur&#8217;anın misli yoktur ve olamaz. Ve hiçbir şey bu mucize-i ekberin yerini tutamaz.</p>
<p>Saniyen: Madem Risale-i Nur o mucize-i kübranın elinde bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve en muannit düşmanları teslime mecbur etmiş. Hem kalbi, hem ruhu, hatta hissiyatı tam tenvir edecek ve ilaçlarını verecek bir tarzda hazine-i Kur&#8217;aniyenin dellallığını yapan ve ondan başka me&#8217;haz ve mercii olmayan bir mu&#8217;cize-i maneviyesi bulunan Risale-i Nur o vazifeyi yapıyor ve aleyhinde dehşetli propagandalara ve gayet muannit zındıklara tam galebe çalmış ve dalaletin en sert ve kuvvetli kal&#8217;ası olan tabiatı, Tabiat risalesiyle parça parça etmiş, ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş daire-i afakına ve fennin en geniş perdelerinde Asa-yı Musa&#8217;daki Meyvenin Altıncı meselesi ve birinci, ikinci, üçüncü ve sekizinci hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nur-u tevhidi göstermiş. Elbette bizlere lazım ve millete elzemdir ki, şimdi resmen izin verilen din tedrisatı için hususi dershaneler açılmasına ve izin verilmesine binaen, Nur şakirtleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük dershane-i Nuriye açmak lazımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder, fakat herkes her bir meselesini tam anlamaz. Hem iman hakikatlarının izahı olduğu için; hem ilim ( şayet biri biliyor, taallüm etmeye muhtaç değilse ibadete muhtaç veya marifete müştak veya huzur ister. Onun için herkese lüzumlu bir derstir.) hem marifet, hem ibadettir. Eski medreselerde beş on seneye mukabil, inşallah Nur medreseleri beş-on haftada aynı neticeyi temin edecek ve yirmi senedir ediyor. Ve hükümet ve millet ve vatan, hem hayat-ı dünyeviyesine ve siyasiyesine ve uhreviyesine pek çok faidesi bulunan bu Kur&#8217;an lematlarına ve dellalı bulunan Risale-i Nur&#8217;a değil ilişmek, tamamıyla terviç ve neşrine çalışmaları elzemdir ki; geçen dehşetli günahlara kefaret ve gelecek müdhiş belalara ve anarşistliğe bir sed olabilsin.</p>
<h2>İKİNCİ MESELE:</h2>
<p>Beşerin fen ve teknolojide, daima terakki eden kemalatı acısından bakıldığında, Risale-i Nurlar bu asrımızın manevi haslalıklarının ilacıdır.</p>
<p>Nasıl insan çocukluktan olgunlaşıncaya kadar çok inkılaplar geçirir, her yaşındaki ihtiyacı diğerlerinden farklılık arz eder. Mesela bebekliğinde sadece süt ile beslenirken büyüdükçe farklı gıdalara ihtiyaç duyar. Maddi ihtiyaçları böyle olduğu gibi, bilgi ve eğitim açısından dahi her geçen gün farklı malumatlar edinmeye ihtiyaç duyar. Ta ölünceye kadar bu eğitim ve kemalatı devam eder.</p>
<p>Aynen öyle de, insanlık tarihi çocukluk, gençlik, olgunluk, ihityarlık, gibi çok inkılaplar geçirerek bu günkü medeniyet seviyesine ulaşmıştır. Önce vahşet devri yaşamıştır. Cenab-ı Hak vahşet devrinin insanlarını ıslah edecek, onların idrak seviyelerine göre, iman derslerini nebiler vasıtasıyla bildirmiştir. Bu sayede insanlar vahşet hayatından kurtulup, bedeviyet devri tabir edilen medeniyete ulaşmışlardır. Bedeviyet devrinde yaşayan insanlar, medeniyetin bir kısım güzellikleriyle tanıştıklarından, istidatları ve malumatları ona göre terakki etmiştir. Gönderilen peygamberler onların anladıkları seviyede iman ve hakikat derslerini tebliğ ederek hidayetlerine vesile olmuşlardır.</p>
<p>Beşeriyet bu derslerle, kölelik devri medeniyetine terakki etmişlerdir. Elbette bu iki medeniyetin insanlarının anlayış farklılıkları, tebliğ edilen iman dersleri ve şeriatların da farklılığını gerektirmiştir. Daha sonra gönderilen peygamberler ve resullerin irşadıyla, insanlık kölelik devrinden, ecir devri denilen, ücretle çalışıp karşılığını alma medeniyetine ulaşmışlardır. En son ise bulunduğumuz asırlarda ortaya çıkan malikiyet devridir. Bu devirde herkes mülk edinme hürriyetine sahip olmuştur. Elde ettikleri kazançlarını kendisi için istediği mülke yatırım yaparak karlarını artırabiliyorlar. Ticaret açısından insanlar hürriyet sahibi olduğu gibi, akıl ve fikir acısından da aynıdırlar. Beşeriyetin bu medeniyete ulaşmasında ki terakkiyatın zenbereği hiç şüphesiz peygamberler ve resulledir.</p>
<p>Bütün peygamberler, içinde yaşadığı toplumun mukteza-i haline mutabık bir dersle, ümmetlerinin imdadına gönderilmişlerdir. Her toplumun istidatları, hayat şartları, karakterleri, ve medeniyetleri birbirinden farklı olduğundan, onların islahı için farklı şeriatlar gönderilmiştir. Peygamber Efendimizden evvelki topluma ayrı ayrı şariatların gelmesinin bir hikmeti, onların medeniyet seviyelerinin farklılığından ileri gelmiştir.</p>
<p>Bunun yanında insanlar teknoloji ve fen ilimlerinde de zaman içinde çok ilerleme kaydetmişlerdir. Bil-mecburiye o medeniyetin içinde yaşayan insanların, akılları, kalpleri, hissiyatları ondan etkilenerek, terakki ile o fende uzmanlaşmışlardır. Toplumun terakki ettikleri medeniyetin en zirvede olduğu zamanda, onların hidayeti için gönderilen peygamberler, en iyi anladıkları ilim nevinden mucizeler göstererek milletleri islah etmişlerdir.</p>
<p>Hem her yaştaki çocukların dersler birbirinden farklı oldoğu gibi, her ders, evvelki üzerine bir ilavedir. Çünkü eğitimin sürekliliği ve devamı bunu gerektirir. Bu kaide-i külliye fertlerde böyle olduğu gibi milletler ve toplumlarda dahi aynı cereyan etmektedir. Yani her asrın fen ve teknolojik kemalatı, bir sonraki asrın basamağı olmuştur. Bütün yeni keşfiyatlar onun üzerine bina edilmiştir. Bundan dolayı mazi kıtası müstakbelin tarlası hükmüne geçmiştir.</p>
<p>Öyle de her toplumun hidayeti için gönderilen resullerin, verdikleri hidayet dersleri bir birinin devamı hükmünde gelmiştir. Fertlerin toplulukların fen ve teknolojideki anlayışları, her asırda devamlı geliştiğinden, onların ıslahı için gönderilen iman-i dersler dahi süreklilik ve kemalat kazanarak değişiklik arz etmek lazımdır. Aynı ders üzerinde ısrarla devam etmek duraklamaya matuftur. Beşerin kemalatına terstir. Beş bin sene evvelki insanların teknolojik kemalatı seviyesine göre gönderilen hidayet dersleri, elbette onların en iyi anlayacağı bir seviyede iken, şimdiki ilim ve teknoloji seviyesine göre çok basit gelir. O toplumlarda yaşayan insanlar, atomdan, elektrondan, hücrelerden, galaksilerden haberleri bile yokken, bu asrımızın insanları teknolojik cihazlarla ve akıllarıyla, atom içinde gezerken hem galaksilerde seyahat ediyorlar. Elbette bu anlayış içinde olanları ikna edecek dersi hakikat evvelki asırlardan çok farklı olmalıdır. Yukarıdaki kaide-i külliyeye istinaden binler sene evvel gönderilen derslerde ısrar etmek beşeriyetin terakkiyatına muhaliftir. Demek kavimler ve toplumlara gelen şeriatlar ve peygamberlerin hidayet derslerinde, birbirini tekmil eden bir seyir izlenmiştir. Hatta en son hz. Muhammet (asm)a gelen Kur&#8217;an mucizilbeyan dahi, kıyamete kadar baki bir mucize olmakla beraber, her asrın idrakine göre hakikat derslerini ondan alıp ümmet-i Muhammediyenin imdadına yetiştirecek, mücedditlerin geleceğini peygamber efendimiz müjde vermiştir. Demek insanlık başı boş bırakılmamış, maddi ihtiyaçları her baharda imdadına gönderildiği gibi, manevi ihtiyaçları dahi her asırda imdadına yetiştirilmiştir.</p>
<p>Madem öyledir. Farklı dinlerin müntesipleri kendi kitaplarında haber verilen ahir zaman peygamberlerini tasdik etmeleri, ve onun verdiği manevi haberleri nazara almaları, hem kendi dini inançları açısından bir zaruret olduğu gibi, beşeriyetin maddi terakkiyatı ve teknolojik gelişmelerinin bir muktezasıdır.</p>
<p>Aşağıda izah edileciği gibi, Peygamber Efendimiz insanlığın kıyamete kadar bütün ihtiyaçlarını cami, en son şeriatla gelmiş. Asrının insanlarını, Kur&#8217;anın belağatıyla ve gösterdiği mucizeleriyle ikna ve ilzam ederek hidayetine vesile olmuştur. Buna binaen sahabeler sorarlar; “Senden sonra ümmetin hali ne olacak?” Peygamber Efendimiz, “Benden sonra, her asırda, bir müceddit gelir, dini Ahmediyeyi ihya eder.” buyurmuşlardır. Bu hadis şerif, islamiyetin zaman içinde, tahrife uğrayan esaslarını yeniden ihya edecek bir müceddidin geleceği müjdesini vermekle beraber. Asırların geçmesiyle değişen anlayışın ve idrakin seviyesine göre, Kur&#8217;andaki hakikat derslerini vereceklerini de müjde etmişlerdir. Nitekim Mehmet Akif Ersoy, “Asrın idrakine göre konuşturmalı Kur&#8217;anı” cümlesiyle aynı manayı ifade etmişlerdir.</p>
<p>Hem eski toplumlar, bir veya bir kaç fende kemal sahibi idiler. Mesela Hz. İsa zamanında sadece tıp en ileri idi. Hz. Musa zamanında sihir, Hz. Muhammed (asm) zamanında belagat ve şiir. Fakat bu ahir zamanımızın medeniyetinde ise, her türlü ilim ve teknoloji en üs seviyede olduğundan, her türlü bilim ve fen adamlarının beraber yaşadığı bir toplum vücuda gelmiştir. Ahir zamanda zuhur edecek medeniyet hakkında bediüzzaman hazretleri sözler mecmuasında şöyle der.</p>
<p>“Elhasıl: Sair Enbiya aleyhimüsselam&#8217;ın mucizatları, birer havarik-i san&#8217;ata işaret ediyor. Hazret-i Adem aleyhimüsselam-ın mucizesi ise; esasat-ı sanat ile beraber, ulum ve fünunun, havarik ve kemalatının fihristesini bir suret-i icmalide işaret ediyor ve teşvik ediyor. Amma mucize-i Kübra-i Ahmediye (asm) olan Kur&#8217;an-ı Mu&#8217;ciz-ülbeyan ise, talim-i esmanın hakikatına mufasalan mazhariyetini; hak ve hakikat olan ulum ve fünunun doğru hedeflerini ve dünyevi, uhrevi kemalatı ve saadatı vazıhan gösteriyor. Hem pek çok azim teşvikatla, beşeri onlara sevk ediyor. Hem öyle bir tarzda sevk eder, teşvik eder ki; o tarz ile anlattırıyor: “Ey insan! Şu kainattan maksad-ı a&#8217;la; tezahür-ü rububiyete karşı, ubudiyet-i külliye-i insaniyedir, ve insanın gaye-i aksası, o ubudiyete ulum ve kemalat ile yetişmektir” hem öyle bir surette ifade ediyor ki, o ifade ile şöyle işaret eder ki: “elbette nev-i beşer, ahir vakitte ulum ve fünuna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir.” Hem o Kur&#8217;an Mu&#8217;ciz-ülbeyan cezalet ve belagat-ı Kur&#8217;aniyeyi mükerreren ileri sürdüğünden remzen anlattırıyor ki: “ Ulum ve fünunun en parlagi olan belagat ve cezalet, bütün enva-ı&#8217;yla ahir zamanda en mergup bir suret alacaktır. Hatta insanlar, kendi fikirlerini birbirlerine kabul ettirmek ve hükümlerini birbirine icra ettirmek için en keskin silahını cezalet-i beyandan ve en mukavemet-süz kuvvetini belagat-ı edadan alacaktır.” Elhasıl Kur&#8217;anın ekser ayetleri, her biri birer hazine-i kemalatın anahtarı ve bir define-i ilmin miftahıdır.6</p>
<p>Bütün ins ve cinlerin efkarlarından hasıl olan medeniyet-i hazıra, insanları akıl, ilim, fen ve mantık cihetiyle çok büyük kemalata çıkarmıştır. Elbette hepisinin ayrı ayrı istidatlarını cami bir ders-i imaniye vermek gerektir ki; ikna olabilsinler.</p>
<p>İşte üstad Bediüzzaman hazretleri, Kur&#8217;andan teraşşuh eden ve bir cihette cevşenden feyz alan ve tevellüd eden resail-in rurlar ile hakaik-i imaniyenin bütün envaını, bütün meratibini akli ve mantıki ve yakini hadsiz delillerden müteşekkil bir hükmü tecerrübi ile ispat etmiş ve ümmeti Muhammediyenin imdadına sunmuştur.</p>
<p>Burada akla şöyle bir soru gelebilir: “Neden bütün insanlığa anyı anda en son kemalatı içeren şeriat gelmemiştir?” Bu mesele, ekseri gaflet ehli tarafından soruluyor. Mesela deniliyor ki ! “Madem bütün semavi dinlerin aslı haktır hakikattır. Neden en son gelen Kur&#8217;ana tabi olmayan, bilerek inkar eden kafir olur. Ve neden en son peygembere bilerek inanmayan cehennemlik olur. ?” İki şıklı bir cevap bu suali hal etmeye çalışalım.</p>
<p>Birincisi: İbtidai derslerde izahlar az olur. Yukarıda izah edildiği gibi ilk okul talebesine ders veren bir profösör, kendi ilminin noksanlığından dersleri düşük seviyede vermez. Muhatapların ilmi seviyesinin noksanlığından izahları az yapar. Çünkü seviyeleri ancak onu kaldırır.</p>
<p>İkincisi: Her bir sınıfın dersi bir üs sınıfın alt basamağıdır. Bir binanın basamakları gibi. Öğrencilerin anlayışları kemal buldukça dersler dahi ona göre teferruatlı izah edilir.</p>
<p>Aynen öylede zaman-ı Adem (as.) dan bu yana beşerin istidatları her daim kemalat kazanarak gelmiştir. Elbette inkişaf eden istidatlara göre hidayet ve şeriatlar göndermek hak, hakikattır ve elzemdir. Hem yukarıda izah edildiği gibi her kavme gelen şeriatlar ve mukaddes kitaplar ve o kitapların mümessilleri olan peygamberler, ümmetlerine tevhidi tebliğ ettikleri gibi ahir zaman peygamberini tebliğ etmişlerdir. Gönderilen mukaddes kitapların içinde itikat edilen hükümlerden bir tanesi de ahir zaman peygamberi ve onun getirdiği şeriatıdır. Elbette o mukaddes kitaplara iman edenler, içinde mükerreren haber verilen Hz. Muhammed (asm) nübüvvetini tasdik etmek zorundadır. Eğer bilerek tasdik etmezse kendi kitaplarının hükmüne muhalefet etmiş olur. Bu dahi onları ind-i İlahiye de mesul tutar. Eğer inkar ederlerse elbette cezayı mucip olur.</p>
<p>Ahir zaman peygamberi gelinceye kadar, her topluma ayrı ayrı şeriatların gelmesi yukarıdaki zikir edilen sebeplerdendir. Yani toplumların medeniyet ve hayat-ı içtimaiye de seviyelerinin farklılığındır. Fakat Kur&#8217;an mu&#8217;ciz-ülbeyan nazil olduktan ve şeriatı Muhammediye den sonra, ayrı ayrı şeriata iki sebep den dolayı ihtiyaç kalmamıştır.</p>
<p>Birincisi : Peygamber efendimizin zamanına kadar diğer nebilerin, islah ve irşadıyla, iman dersleriyle, insanlar, aynı şeriata itaat edecek, bir tek üstat dan ders alacak kemalata çıkmışlardır.</p>
<p>İkincisi : Peygamber Efendimizin getirdiği Şeriat-ı Muhammediye, beşeriyetin kıyamete kadar bütün kemalatını ve ihtiyaçlarını cami olarak nüzul ettiği için ayrı ayrı şeriatlara ihtiyaç kalmamıştır. İşte bu yüzden hatem-ül enbiya olmuştur. Fakat insanların hepisi aynı hayat ve yaşam seviyesinde olmadığından mezheplerin vücuduna ihtiyaç kalmıştır. Bundan dolayı ayrı ayrı mezhepler ortaya çıkmıştır.</p>
<h2>ÜÇÜNCÜ MESELE:</h2>
<p>Peygamberlerin ve hidayet dersi verenlerin, muhatapları ilzam ve ikna etmeleri için ellerine verilen hakikatler açısından, Risale-i Nurlar bu asrımızın manevi yaralarına bir merhemdir.</p>
<p>Yukarıda zikir edildiği gibi, Cenab-ı Hak her toplumu ayrı ayrı ilim ve fende kemal sahibi yapmıştır. O kavmin çarşısında yaşayanlar, bütün akıl ve hissiyatlarıyla o medeniyetin etrafında toplanarak, terakki ile kemal sahibi olmuşlardır. Öylede Cenabı Hak, gönderdiği nebilerin eline verdiği mucizeler, toplumun en iyi anladığı ilim içinde,onları ilzam ve ikna edecek nevden gelmiştir.</p>
<p>Mesela Hz. Musa (as) zamanında en çok revaçta olan meslek sihir ilmi idi. O toplumda yaşayanlar, sihir ilimin-i çok iyi biliyorlardı ki. En zirvede olduklarında bir zamanda, Cenab-ı Hak Hz. Musayı(as.) göndererek sahirlerin bütün sihirlerini iptal etmiştir. Böylelikle o kavmi en çok bildikleri ve en iyi anladıkları sihir ilimlerinin içinde ilzam ederek hidayete davet etmiştir. Bunu gören sihirbazlar, işin sihir olmayıp bir mucize olduğunu anlayarak imana gelmiştir.</p>
<p>İsa zamanında dahi tıp ilmi çok revaçta olan bir meslek idi. İnsanlar arasında en çok beğenilen meta olarak kabul edildiğinden, zihinler o ilimin etrafında dönüp dolaşıyordu. Toplum tıp ilminde en yüksek bir mertebede iken Hz. İsa (as ) tıp ilminin en müntahası olan ölüleri diriltmek gibi bir mucize ile ortaya çıkmıştır. Bu mucize ile o zamanın bütün tabiblerini ilzam ederek insanları çoklarının hidayetine vesile olmuştur. Çünkü o tabiblerin en çok anladığı şey tıp ilmi idi. Onlar tıbbın ne olduğunu bildiklerinden Hz. İsa (as.) yaptığı şey doktorluk olmadığını ancak bir mucize olduğunu anlayarak imana gelmişlerdir.</p>
<p>Aynen öylede Asr-ı Saadet çarşısında dahi en mergup olan şiir ve belagat metaıdır. İnsanlar belagat ilminde en yüksek bir kemalata ulaşmış. Toplumdaki şairler ve edipler en büyük bir kahraman milli olarak kabul ediliyordu. O kadar tesirli bir söz söyleme iktidarına sahip idiler ki; bir şairin bir sözü ile iki kabile birbirleriyle savaşa tutuşurlardı. Ve yine ayni şairin başka bir sözü ile müsalaha ederlerdi ve kabileler bir şairin sözü için birbirileriyle savaşa tutuşurlardı.</p>
<p>İşte tam böyle bir zamanda kırk cihetle mucize olan Kur&#8217;an; Hz.Muhammed&#8217;e (asm) nazil oldu. Bütün şairlerin ve ediplerin sözleri, onun yanında güneş ışığına bedel mum ışığına döndü. Böylelikle aynı belagat ilminin içinde onları ebediyyen ilzam ederek çoklarını imana getirdi. Hatta Kur&#8217;an muciz-ül beyan o ediplerin imana gelmeyen kısmını dahi mübarezeye davet ederek dedi: “Ya Kur&#8217;anın bir mislini getiriniz yada dünya ve ahiret zilleti kabul ediniz.” Bin dört yüz sene gibi uzun bir zaman geçmesine rağmen asla bir mislini meydana getirememişler. Demek Kur&#8217;anın bir mislini yapmak iktidar beşer tarafından mümkün değildir.</p>
<p>Belagat ilminden en iyi anlayan muhakkak meşhur ediblerdir ki, içlerinden birisi diyor: “Ben buranın en meşhur ediplerindenim, fakat böyle bir kelam duymadım.” Hatta başka bir tanesi ayeti duyar duymaz secdeye kapanıyor. Ona diyorlar: “İman mı ettin ?”, “Hayır, iman etmedim fakat şu ayetin belagatına secde ettim.” Toplumun en yüksek kemalde olduğu ilim içinde onları ikna ederek hidayete davet, Adetullahı böylece tahakkuk ediyor. Elbette böyle bir mucize karşısında insaflı olanlar acizlerini itiraf ederek imana gelmişlerdir.</p>
<p>Bu kaide-i külliyeye ve Adetullaha göre, asrı saadetten sonraki asırlarda dahi iman ve hidayet hizmeti devam etmektedir. Madem asrı saadetten sonra tasavvuf ve tarikat imamları, hidayet hizmetlerine devam etmişlerdir. Tasavvuf mesleğinde ise aşk, muhabbetle şeyhlerine bağlılık, nafileler, riyazetler, seyri suluk ile kalb ayağının inkişaf ettirilmesi terakkilerinin temel esasıdır. O hizmet-i imaniyenin müntesipleri zamanında en makbul, rağbet gören meta; aşk, muhabbet ile, kalbin inkişafi ve velayet makamına ulaşmaktı. Çünkü zamanlarında manevi kemalatın zenbereği bunlar idi. O imamlar bu sayede müslümanların mevcut olan imanlarını tasavvuf ve tarikat perdesi altında inkişaf ettirerek onları velayet mertebesi kazandırıp evliya denilen milyonlar ehli kemal zatları insanlığa hediye etmişlerdir. Zamanın velilerinden bir kaç tanesi şöyle demiş.</p>
<p>Aşkın pazarında canlar satarlar.</p>
<p>Satarım canımı alan bulunmaz.</p>
<p>Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib</p>
<p>Kılma derman çün helakim zehri dermanındadır</p>
<p>Ayrıca evvelki asrılar ve zamanlar şahıs zamanı olduğundan o veliler her an merci makamında kalarak, kalpleri Cenab-ı Haktan gelen feyze ayine olmuştur. Ta bir asır önceki Mevlana Halit hazretleri dahil olmak üzere bütün alemi islamda iman hizmeti böyle yapılmıştır.</p>
<p>Bu asrımız ise, bütün beşeriyet kainatta cereyan eden kanunları dikkatle tecessüs etmiş. Sebep sonuç silsilerini tespit ederek, o külli kanunları kendi sanatcığı ile tatbik etmeye başlamış. Bundan dolayı fen ilmi ile akıl, mantık, delil, hüccet, cerh edilmez hükümlerden doğan bir medeniyet ortaya çıkmış. Bütün dünya insanları adeta tek bir millet olmuş fennin terakkiyatı için çalışıyorlar. Mesailerini fennin üzerine sarf ediyorlar. Elbette böyle bir toplum içinde yaşayan insanların en iyi anladıkları şey akıl, ilim, fen, mantık, delil ve cerh edilmez hüccetlerdir.</p>
<p>Madem bizler bu asrın çarşısında yaşıyoruz. Elbette zamanımızın medeniyetinin pazarında en makbul meta olan yukarıdaki sayılan hükümlerden etkileniyoruz. Hem hu asrımızın dinsiz feylesofları, fennin kurallarını kullanarak dinin ve imanın bütün esaslarına, devletler otoritesini de arkalarına alarak hücum etmişler ve etmeye devam ediyorlar. Çok müslümanlar onlara tabi olarak imanlarını kayıp ediyorlar.</p>
<p>Elbette böyle bir zamanda iman-i esasların tebliğ edilmesinde en ikna edici düstur akıl, ilim fen, mantıki delillerle hakaik imaniyeyi muhtaç olanlara yetiştirmektir. İşte Bediüzzaman Sait Nursi hazretleri Risale-i Nurlarda beyan edilen böyle bir düstur ile ortaya çıkmış. İlim ve fenden gelen dinsizlik cereyanının bütün yollarını, bir daha açılmamak üzere tıkamış, küfrün temel esaslarını zir-ü zeber etmiştir. Hem akıl ve ilim yoluyla marifetullahın en yüksek mertebelerine çıkacak bir yol açarak, ehli imana sonsuz bir sürur ve sevinç kazandırmıştır.</p>
<p>Kur&#8217;an mu&#8217;ciz-ülbeyan bir Ayet-i Kerimede şöyle ferman etmiştir: “Kalpler zikirler ile tatmin olur.” Akıllar temsil dürbünleriyle doğrulanan ilim ile tatmin olur. Bu zamanımızda ise akıl ve kalbin imtizacıyla hakaik-i imaniyenin anlatılmasına ihtiyaç vardır. İnsan kalp ile Allah-ı tasdik ettiği gibi, akıl dahi onun varlığını, birliğini, isimlerini sıfatlarını gösteren delilleri kainat kitabında okuyarak kalbin tasdikini kuvvetlendirmeli. Yani kalbin tasdik ettiği hükmün doğruluğunu gösteren sonsuz delilleri bularak kalbe yardımcı olmalıdır.</p>
<p>Akıl, kalbin tasdik ettiği hükümleri delillerle takviye ederse, kalbe asla şüphe gelmez. Aksi durumda kalbin tasdik ettiği hükümleri vehim ve vesvese tereddüde sokabilir. İnsan fen ilimleriyle uğraştıkça zaten Allahın sanatını incelemiş olur. Bulduğu her intizam,mizan, nizam sani-inin varlığına, birliğine delil olur. Dolayısıyla yaptığı her çalışma tefekkür ibadetinin kapılarını açar. Şayet fen ilminden haberi yoksa sadece nakli olan Kur&#8217;andan ayetler ve efendimizden hadis şeriflerle söylediği hükümleri, delil göstermeye çalışır. Halbuki bu asrımızın fen ve felsefe adamlarının iknası için geçerli bir metod değildir. Demek iman hükümlerinin ispatından bahis eden, kainat kitabını da okumasını bilecek öyle tebliğ yapacak. İşte böyle emsalsiz bir sistem, Bediüzzaman Said Nursi hazretleri tarafından ortaya konulmuştur.</p>
<p>“Aklın nuru fünun-u medeniyedir, kalbin ziyası ulumu diniyedir. ikisinin imtizacıyla hakikat tecelle eder. İhtilaflarında ise birinde taassup diğerinde ise fitne fesat başlar.” Bu cümlenin ifade ettiği hakikatın dürbünüyle, Fen ilmi ile Kur&#8217;anın hakikatlerinin birleştiği noktaya genel bir bakış.</p>
<p>Ezel ve ebedin tek ve yekta, misilsiz sahibi olan Cenab-ı Hak ilmi ezeliyesiyle, madumattan ibaret olan bütün mümkünatı her cihetle teşhis ve ihata etmiştir. Öyle ise ilmi ilahiye sonsuzdur, ve o ilmin harici olamaz. Madem o zatın ilminin harici olamaz, her şey ilminin içindedir. Madem öyledir o Zat-ı Zülcelâl her şeyi bilir. Her şey ayini ilminde mevcuttur. Buna binaen muhakkikin asfiya, ilmi ilahideki bir silsile-i ilmi olan vücutlara ayan-ı sabite demişlerdir.</p>
<p>İlm-i Ezelide bir silsile-i vücut ilmisi bulunan şeylerden, İrade-i Külliye, tercih ve tahsis ettiği mahiyetleri, ilim ve emrin bir unvan-ı olan levh-i mahfuza yazar. Böylece ona sabit bir hakikat vermiş olur. Ve alem-i şahadete gelmesini murad etmiştir. Levh-i mahfuz ilim ve Emr-i İlahiye&#8217;nin arşıdır. Levh-i mahfuza yazılan nebatat ve camidatın teşekkülat programları, onlara müvekkil olan melaikelere yüklenir. Çünkü teşekkülat programlarının vücut haricisi olmadığı için, haricisi vücudu olan melekler ona müvekkil olarak tayin edilmişlerdir. Sonra o teşekkülat programları alem-i gaybdan alem-i şahadete geçiş berzahı ve yolu olan çekirdek ve tohumlara kayıt edilir. İşte bu kayıt dahi bir intizam ve mizan iledir. Buraya kadar olan kısım o nebatatın alem-i gayba bakan cihetidir ki, hiç bir fennin eli o gayb cihetine ulaşamaz. Buradaki mantıki kaideye göre alemi gaybdan, her ne alemi şahadete çıkıyorsa, İlm-i İlahiyede mevcuttur. Ancak İrade-i Külliyenin takdir ettiği miktar, Kudret-i İlahiye ile şahadet alemine çıkarılır. Bütün çekirdekler, tohumlar, yumurtalar, nutfeler, eşyanın gayb aleminden şahadet alemine çıkış noktalarıdır. Yani o kapılardan bizim bulunduğumuz âleme çıkarlar. Aynen öylede, bütün insanlardaki müstakim akıllar ve nurani kalpler, alem-i şahadet ile alem-i gayb arasındaki nurani berzahlardır. Ve iki alemin birleştiği yer ve geçiş noktalarıdır.</p>
<p>Şimdi faaliyetin; alem-i mülk ve alemi şahadet kısmına gelelim. Çekirdeğin içine kayıt edilen programın bizim canip olan alem-i şahadete çıkması için zerreler alemine ihtiyaç vardır. ( bir projeyi çizen mimarın kağıt üzerindeki planının, gözlere görünmesi için malzemelere ihtiyacı olduğu gibi.) Bu zerrat malzemelerinin hazırlanması için tam on beş milyar sene gibi bir zaman geçmiştir. Şöyle ki.</p>
<p>Cenab-ı Hak önce esir maddesini yaratmıştır. Esir maddesinin bir kısmı esir kalmak şartıyla diğer kısmını tevessü edip yayarak genişletmiştir. Diğer kısmını da kudretiyle tahrik ederek teşekkülata başlamıştır. İlk teşekkülat esir zerrelerinin intizam, mizan ve hikmetle bir araya getirerek atomlar yaratmıştır. Sonra atomları bir kanun ile tahrik ederek elementler halk etmiştir. Daha sonar anasırı yaratılıyor. ( hava su ziya hararet.) Anasırlar ise dört esmasının tecellisine arş olarak tanzim edilmiştir. Ve bitkilerin teşekkülüne bir tezgâh olarak hazırlanmıştır.</p>
<p>Birincisi : Hava unsurudur, emir ve iredenin arşıdır.</p>
<p>İkincisi : Toprak unsurudur. Hıfz-ı Hayat arşıdır. İsm-i Hafız ve Muhyinin arşıdır.</p>
<p>Üçüncüsü : Su unsurudur. Fazıl ve Rahmet arşıdır.</p>
<p>Dördüncüsü :Nur unsurudur. İlmin arşıdır.</p>
<p>Bu dört arş, bitkilerin teşekkülat programlarının alem-i gaybdan alem-i şahadete çıkıp gözlere görünmesi için kullanılan bir tezgah hükmünde tanzim edilmiştir. Bu hazırlık tamamlandıktan sonara kudret-i ilahi anasırın zerrelerini çekirdek ve tohumlardaki teşekkülat programlarına göre, intizam tahtında sevk eder. İlmin gösterdiği yollar ile hareket ettirilen zerreler, çekirdekte yazılı olan programın gözlere görünmesine sebep olur.</p>
<p>İşte bu sevk hengamında o teşekkülat programına müvekkil olan melaikelere her an-ı ilham olarak tebliğ edilir. Melaikelerin vazifeleri ilham edilen emre itaat etmektir. Sonra nebatat zerreleri gıda ve rızık vasıtasıyla hayvanatın vücudunda kullanılmaya başlanmıştır. En son ise insan yaratılmıştır.</p>
<p>Yukarıdaki izahın dürbünü ile, mahlukatın iki boyutunu ele aldık.</p>
<p>Birincisi : Camidat, nebatat,ve hayvanatın teşekkülat programlarının ilmi ezeliden, alemi şahadete çıkış kapısı olan tohumlara kayıt edilişine kadar olan seyri.</p>
<p>İkincisi : Kainatın ilk yaradılışındaki esir maddesinin, Kudret-i İlahiyenin halk ve icadıyla hasıl olan hareket, teşekkülat, tenevvüat tebeddülat, tegeyyürat, tahavvülat fırtınaları içinde mevcutatın icadıdır. Bu icat silsilesi ile zerrat, camidattan, nebatat, hayvanat, ve insanların vücutlarına kullanılacak kemale çıkarılmıştır. ( bu meselenin geniş izahı otuzuncu sözdür)</p>
<p>İşte bütün fen ilmi bu ikinci kısımdaki yani alem-i şahadetteki kanuniyet şeklinde cereyan eden faaliyet-i kudret-i inceler. Başta Kur&#8217;an mu&#8217;ciz-ülbeyan olmak üzere bütün mukaddes kitaplar ise çekirdek ve tohumlar içindeki programların alem-i gaybın arkasındaki ilm-i ilahiye ile olan münasebetinden bahis eder. Çekirdek ise, gaybi olan program ile şahadetten olan zerrelerin birleştiği ilk düğüm noktasıdır. İşte bu noktada fen ilmi ile Kur&#8217;an birleşir. Yani fen ilminden olan biyoloji çekirdekten ağaç olup meyve verip ölünceye kadar olan kısmını inceler. Diyanet ise o meyvenin ilim ezeliye ile olan münasebetini ve niçin yaratıldığını inceler.</p>
<p>Fen ile din ilminin birleştiği diğer kısım ise şudur. Fen yukarıda beyan edildiği gibi eşyanın yaradılışındaki silsileyi, yanı nasıl yaratıldığını inceler. ( nutfeden, alagadan, mudgadan, azmılahımden, halkı cedidden, gençlikten, çocukluktan gençlikten ölüme kadar) başka bir tabirle eşyanın mülk cihetindeki intizamla cereyan eden, teşekkülat, tenevvüat, tebeddülat, tegayyürat, tahavvülattan müteşekkil faaliyetleri inceler. Din ise eşyanın niçin yaratıldığını yani hikmetini yani mülk ve melekütiyet kısmının sani-i ile münasebetini beyan eder. Başka bir deyişle fennin eli yetişemediği ve aklımızın en çok merak ettiği, neden ve niçin ini inceler.</p>
<p>Mesela bir sarayı yapan bir mimar önce binayı veya sarayı niçin yapacağını düşünür. Sonra maksada en münasip olan planı daire-i ilmiyle teşhis eder. Sonra sarayın binasında kullanılacak olan malzemeleri intizam tahtında kullanır. Binayı inşa eder. Biz ehli fen olanlara şunu soruyoruz. Acaba bu kanunun silsilesinin haricinde hangi şey-i beşer bina etmiştir. Elbette hiçbir şeyi&#8230; Öyle ise bir şeyin vücut bulmasında bu iki unsuru birbirinden ayrı düşünmek imkânsızdır.</p>
<p>Aynen öyle de bir elmaya baktığımızda, suretiyle hikmetini birbirinden tamamen bağımsız olmadığını görürüz. Yukarıdaki misalin dürbünü ile bakıldığında, önce elmanın niçin yaratılacağına hüküm edilir. Sonra o maksada göre teşekkülat programı teşhis edilir. Nihayetinde kudret ile halk ve icat edilir. Halbuki ehli fen sadece nasılını incelemek bizim işimizdir. fakat niçin-i bizi ilgilendirmez demekle yarı unsuru görmemekten gelir.</p>
<p>Ayrıca suret ile hikmet arasında kusursuz bir tenasüp vardır. Ve bu tenasüp ise ancak ilim ile teşhis edilebilir. Elma böyle olduğu gibi bütün elmalar, nebatat, hayvanatın vücutları böyledir. yaradılışta en kusursuz bir tenasüp gözetilmiştir.</p>
<p>Mesela balıkların yüzgeçleri denizdeki hareketlerine en münasip bir keyfiyette olduğu gibi, kuşların vücudu havaya, hayvanatın vücudunda en uygun karada yaşamaya münasiptir. Veya aslanların rızkını temin etmesi için en münasip bir pençe ona verilmiştir. Kartallara ise gaga ve pençe verilmiştir. Ve keza.</p>
<p>İnsan fen ilmi ile kartalların nasıl kanat çırptığını ve kanatların havadaki uçma dengesini nasıl muhafaza edildiğini düşünürken, aynı zamanda bunların niçin yapıldığını düşünmesi bir noksanlık olmaz. Belki ikisini bir anda düşünmek neticeye daha çabuk götürecek bir yoldur. Halbuki zamanımızın fen ilmini yönlendirenler “niçin?” sorusuyla bilim olmaz diye karar vermişler. Bence tam aksi doğrudur. Belki bilimin daha hızlı inkişaf etmesine sebep olur.</p>
<p>Şimdi biraz bu tenasüp kelimesinin üzerinde durmaya çalışalım. Suret eşyanın göze görünen kısmıdır. Suret üzerindeki inceliklere de sanat diyoruz. Bir şeyin üzerindeki suret ve sanatı göz görür. Hikmet ise o eşyanın yapılmasındaki gaye, maksat, fayda, semerat, manasını taşır. Eşyanın hikmetini de ancak akıl görür. Aklı olmayan hikmeti göremez.</p>
<p>Mesela elimizdeki kağıt paranın suretini ve sanatını. gözle görürüz. Fakat o kağıt paranın yapılış gayesini faydasını, maksadını ancak akıl görür. Dolayısıyla insanlar o kağıt paranın değerini bilir. Halbuki paraya aynı anda insan ile bir öküz baksa, ikisi de suretini görür. Fakat hikmetini ancak insan anlar. Çünkü ilim ve şuur sahibidir.</p>
<p>Meselenin ikinci bir şıkkı da şudur. Hikmet suretten ve sanattan önce düşünülür. Sonra suret ve sanat, hikmete en uygun olarak yapılır. Kağıt paranın örneğinde olduğu gibi, para daha basılmadan ne işe yarayacağı hikmeti düşünülmüştür. Sonra o faydaya en uygun suret ve sanat seçilmiştir.</p>
<p>İşte paranın hikmeti ile sanatı arasındaki en uygun ölçüye tenasüp denir. Bu tenasübü ise ancak ilim teşhis eder. İlim sahibi olmayan bu tenasübü kuramaz. Hatta ilimde ne kadar ileri ise o tenasüp o kadar kusursuzdur.</p>
<p>Mesela bundan yüz sene evvelki bir Mercedes ile şimdiki arasındaki fark, İnsanların fen ilmindeki terakkilerine işaret olduğu gibi, arabanın sanatı ile hikmeti arasındaki tenasüpteki optimum noktaya ulaşılması dahi ilimdeki terakkilerine işarettir. Çünkü ilim arttıkça bu tenasüp en uç noktaya ulaşır. Eğer ilim sonsuz olursa kusur dahi sıfır olur. İnsanlarda sonsuz ilim olmadığından eserinde illa bir kusur olacaktır.</p>
<p>Halbuki Cenab-ı Hakkın ilmi sonsuz olduğundan sanat-ı İlahiyede, mebde ile müntehada bir fark yoktur. Çünkü ilk yarattığı en kusursuz noktadadır. Bundan dolayı Allahın sanatında sonradan bir tekamül olamaz. Sanat-ı İlahiye&#8217;deki tekamül, ancak teşekkülat kanununa göre yaradılış seyrindedir. (bir tohumdan ağaca veya nutfeden insan olan tekâmül )</p>
<p>Mesela insanın vücuduna her bir azanın yapılışındaki fayda ile suretinin arasında kusursuz bir tenasüp görürüz. Bunlardan sadece bir tanesi olan nefes borusunun, lokmayı yutarken bir saniye gecikmesi insanın ölmesi demektir. Bu ise daha yaratılışta neslinin bitmesi anlamına gelir. Öyle ise burada zerre kadar kusur yoktur. Demek ilim ilahi sonsuzdur. Bu tenasüp hem enfüsi delilde hem afaki delilde kusursuz cereyan eder.</p>
<p>Bu hakikatın nazarıyla kainatta bakarsak her şeyin mutlak ve kusursuz bir tenasüp üzerine yaratıldığını görürüz. Bu tenasübü Kur&#8217;an-ı Kerimdeki ifadesi sıratı müstakimdir. Kusursuz bir şekilde sanat ve hikmetin tenasübü, ilmin de sonsuz olmasını gerektirir. İşte diyanet derki kainattaki bu noksansız tenasüp, sani-inin nihayetsiz bir ilim ve irade sahibi olduğunu ispat eder. Halbuki fennin maddiyun kısmı, kendi sanatında ki ilmi arttıkça bu tenasüpteki en optimum noktayı yakalamaya çalışıyorlar. Gece gündüz bunun için beyin fırtınası estiriyorlar. Fakat ne yazık ki kainatın yaradılışında sonsuz bir ilim irade ve kudreti kabul etmiyorlar.</p>
<p>Şimdi kelamın ayeti olan Kur&#8217;an mu&#8217;ciz-ülbeyan bu mesele hakkında ne dediğine dikkat edelim. Fatiha suresindeki ( ihdinassıratalmüstekım) yani dosdoğru yol. Bunu tefsir edem Bediüzzaman hazretleri şöyle der. Dosdoğru yol, iki nokta arasındaki en kısa mesafe demektir. Bunun bu mesafe sadece bir tanedir. Bir ikinci şıkkı yoktur. Öylede fen ve teknolojide de, sanat ile hikmet arasında en mükemmel ve en kısa yol dahi bir tanedir. İşte bu gün dünyanın bütün ilim adamları, fen ve teknolojide terakki ettikçe bu kusursuz tenasübü yaklaşmaya çalışmaktadırlar. Tenasüpteki kusur sıfır noktasına ulaşırsa, o şeyi yapan zattaki ilim, her cihetle kemalde olur. İlim ve mantık kaidesine göre bunun zıddı olamaz. Aynen öylede yukarıda insan misalinde olduğu gibi, Cenab-ı Hakkın sanatının her biri, hem kendi içindeki azalarda ( enfüsi dairede) hem kainatla münasebette ( afaki daire ile münasebeti ) sonsuz bir tenasüp içindedir. Yani sırat-ı mustakim denilen en kısa yol üzerine yaratılmıştır. Ve kainattaki bu tenasüp Kur&#8217;anın ayetinin doğruluğunu ispat eden delillerdir. Ve Fatiha&#8217;daki sıratı müstakimin bir manası da budur.</p>
<p>Bu nokta-i nazardan din ilmi kainattaki bu en kısa yola sırat-ı müstakim der. Fen ilmini de teknolojideki en optimum nokta der. Demek bunları birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bunlardan sadece birini okuyup diğerini okumamak eksikliktir. İşte sevgili üstadımızın baştaki beyanı bu esasata bakıyor.</p>
<p>Diğer bir ifade ile fen ve din ilimlerinin birleştiği nokta (ene)dir. Ayrıldıkları nokta ise (enaniyet) tir.</p>
<p>Peygamber Efendimiz&#8217;in (asm) sünnet-i seniyesi, kainattaki cari olan Adetullah kanunları ile şeriatı suğra kanunlarının birleştiği nokta olarak tezahür etmiştirr. Ve bütün hareketleri sıratı müstakim üzerine cereyan etmiştir. ( fatihanın tefsiri elhücceti zehra) ( sözler lemat kısmında el Hakkı yağlu kısmında izah edilmiştır.)</p>
<p>Aklımızın irşadı için kainat kitabında yazılan iki noktayı, tılsımlar mecmuası sahife otuz birde şöyle beyan etmiştir. Kainat kitabına baktığımızda iki çeşit faaliyet çeşidi görüyoruz.</p>
<p>Birincisi: İntizam mizan ile cereyan eden faaliyetlerdir ki, buna yeknesak ve silsile ile cereyan eden kanunlar diyoruz. Bu kanunların nasıl işlediğini tabiat risalesinin son muhalinde izah edildiği gibi, dikkatli tarassut ve gözlemleme sonucu anlıyoruz. Verilen misalde şöyle der.</p>
<p>Bir adam gayet muhteşem bir kışla dairesinin bütün faaliyetlerini görecek yüksek yerden bakar. Sabahtan akşama kadar askerlerin yaptığı bütün hareketleri, talimleri, eğitimleri birer birer kayıt altına alır. İkinci gün yine aynı vakitte bütün kışladaki faaliyetleri kayıt altına alır. Sonra kendisi şöyle bir karar verir. Bu kışladaki kumandan askerleri şu kanuni nizamname ile eğitimden geçirir ve terbiye eder. Kumandanı görmek için gider. Kendi tespitlerinin doğruluğunu anlamak için askerlerin eğitim çizelgesini ister. Bakar ki kendi aldığı notların tamamen doğru olduğunu görür. İşte kumandanın eğitim çizelgesini hiç görmeden, sadece askerlerin hareketlerine bakarak not alan adam doğru hükümlere şuurlu bir tarassut ile ulaşmıştır. Hatta çizelgeyi kumandan hiç bir yere yazmasaydı dahi, sadece ilminde olsaydı yine bu adam o kumandanın daire-i ilmindeki kanunlara gözlemleme sonucu ulaşabilirdi.</p>
<p>Aynen öylede insan kainattaki mahlukatın hareketlerini, intizam ve rabt altına alan kanunları daimi gözlemleme ile tespit ediyor. Ve bütün mahlukatın bu kanunlarla terbiye edildiğini görerek, aklı düşünmeye bir yol buluyor. Fen ilminin bütün külli kanunlarının tespiti böyle olmuştur. (Bunlardan en mühimleri yeknesak hareketler, tenasül ile devam eder fiiller, teşekkülat faaliyeti ve ihatalı faaliyeti ilahiyedir.)</p>
<p>Eğer kışlada her gün aynı cereyan eden yeknesak faaliyetler olmasaydı bu adam aklı ile asla bir hükme ulaşamazdı. Kışlanın eğitimi hakkında bir rapor yazamazdı. Öylede kainattaki intizam ve mizan ile cereyan eden kanuniyet tarzında faaliyetlerin konulmasının bir hikmeti aklımızın irşadı ile kanun koyucuyu bilmemiz ve varlığına birliğine ulaşmamız içindir. Eğer kanuniyet şeklinde faaliyetler olmasaydı aklımız inkişaf edip kemal bulamazdı</p>
<p>Ikincisi : Şüzuzat-i kanuniye, ( yani kanundışı kanunların harici) tegayyürat-ı suriye, teşahhusatın ihtilafı, zuhur ve nüzul zamanın tebeddülü tarzında olan faaliyetlerdir.</p>
<p>Birincisi olan yeknesaklık ve intizam ile cereyan eden kanuniyet şeklindeki faaliyetler, yukarıda belirtildiği gibi, düşünmemize birer basamak olmuştur. Mesela her gün güneşin doğuşunu görürüz, aklımız bu yeknesak faaliyete bakar ve der. Yarın güneş yine aynı yerden doğacak. Veya bir mısırı tarlaya attığımızda bundan yine mısır çıkacak deriz Çünkü şimdiye kadar silsile hep böyle cereyan etti. Ve keza bu faaliyetler hep aynı tekerrür ettiğinden aklımızın düşünmesi ve karar vermesi için birer basamak olmuş. Ve inkişaf ettirmiştir. Kanunların işleyiş şeklini kavradıktan sonra her birine birer ünvan yani isim koyarız. Yani tenasül kanunu , teşekkül kanunu, çekim kanunu vs. Demek aklımız birer silsile veya yeknesak faaliyetleri gözlemleyerek kainattaki cereyan eden kanunların işleyişini anlar tespit eder.</p>
<p>İnsanlar bütün düşüncelerini bu kanunlar üzerine bina eder. Akıl hep bu kurallara göre hareket eder. Demek kainattaki faaliyetlerin intizam ve mizanla cereyan etmesinin bir maksadı da aklımızın irşadı ve hiçbir şeyin tesadüfen olmadığını kavramamız içindir. Çünkü akıl ve mantık kaidesine göre şu hüküm her yerde geçerlidir. İntizam tesadüfü reddeder, ilmi iktiza eder. İlim ise bir alimin vücudunu ispat eder.</p>
<p>Eğer kainattaki faaliyetler, yeknesak ve intizamla cereyan eden kanuniyet şeklinde olmasaydı akılın, üzerine yürüyeceği yollar olmazdı ve hiç bir şekilde şu silsilenin neticesi şöyle olur diyemezdi. Bu takdirde asla fen ilmi diye bir şey dahi söz konusu olmazdı.</p>
<p>Fakat bu yeknesak ve intizamla cereyan kanunlara bakarak her şeyi öğrenen akıl, kanunların aynı tarz işleyişini gördükçe zaman içinde, bir ülfete ve ünsiyete kapılır. Yani nasıl işlediğini biliyoruz deyip, tetkik etmeden neticeye karar verir. Böylelikle ülfet perdesine bürünür. Daha sonra ülfet ünsiyete ,ünsiyet gaflete, gaflet cehalete, cehalet ise tekeddüre, tekedür, inkara, inkar ise isyan ve küfre sebep olur. Fen ilminden gelen inkar bu inceliği fark edememekten ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Yani zaman içinde vehim kanunlara vücut harici vererek kumandanın vücudunu inkar ettirip, sadece kanunlar bu faaliyetleri yapıyor demeye başlamıştır diyerek şirke düşmüştür. Kumandanı kabul etmeyip sadece kanunları kabul eden adam ne kadar akla muhalif hüküm ettiği malumdur. Çünkü kanun bir hükümdür. Faaliyet ise hükme göre olur. Kanunun vücudu ilim olduğundan mutlaka bir kanun koyucunun. Eger kanun koyucuyu kabul etmezsek hükmün de vücudu olmaz. bütün ehli akıl bunda müttefiktir. Mesnev-i Nuriyede bu hatanın kaynağını sevgili üstadımız Bediüzzaman hazretleri şöyle izah etmişlerdir.</p>
<p>(O şeriattaki ahkamın yeknesak istimrarına istinaden, vehim hayal tasallut ederek tazyik edip, şu tabiatı hevaiye tevazzu ve tecessüm edip, mevcut harici hayalden hakikat suretine girmiştir. ) Yani kainatta cereyan eden kanunların vücudu haricisi olmadığı, Sadece ilmi vücudu olduğu halde, hayal ve vehim, kanunlara bir vücut vererek, tesiri haricisi vardır, diye akla hüküm verdirir. Böyle bir hükmü veren akıl, kainatın işleyişinin bu kanunlar tarafından olduğuna kabul eder. Zerreleri ve kürreleri kanunların sevk ve idare ettiğine hüküm eder. Hariçten kimsenin müdahale etmediğini, bir fabrika veya matbua gibi çalıştığını tasavvur eder. Böylece kanunlara tesri ve hakimiyet vererek şirke düşer.</p>
<p>İşte her şeyi ilmiyle teşhis ve ihata eden alim-i külli şey, aklımızın bu noktada şirke düşmemesi ve düşenlerin kurtulacağı bir yol göstermiştir. Ve kanuniyet şeklinde olan bütün faaliyetlere, her an kanun üstü müdahale yaparak ( şuzuziyet-i kanuniye, ve tegayyuriyet-i suriye teşahhusatın ihtilafı, zuhur ve nuzul sebepinin tebeddülü tılsımlar sahife otuz bir) hem her yerde hazır olduğunu, ve her işi bizzat kendisi yaptığını ne zatında, ne sıfatında , ne efalinde, şeriki, muini, veziri naziri, olmadığını aşağıda izah edilen kanun üstü faaliyetlerle akla göstermiştir.</p>
<p>Birincisi : Meşiet ve iradatında fail muhtar olduğunu, ihtiyar sahibi olduğunu, hiç bir kayıt altında olmadığını ispat etmiştir.</p>
<p>Mesela bir insan, dünyaya geldiği andan itibaren her an, her gün, her sene, her yaşta vücudu değişir. Hatta tıp ilmi derki bir saniyede insana vücudunda yüz elli milyon hücre ölür, bir o kadarı yeniden yaratılır. Bunu biz gözümüzle kısa bir zamanda fark edemiyoruz. Ancak tıp ilmiyle fark ediyoruz. Bir veya iki sene geçerse aradaki farkı göz sezebiliyor. Demek tıp ilmine göre her an vücudumuzda milyonlar yaratılma ve ölme faaliyeti vardır. Bu faaliyetler devam ederken çocuğun siması dahi her an değişiklik içindedir. Öyle ise her an bir irade ve kudretin müdahalesi var demektir. İşte bütün bu faaliyetler mutlaka bir faili muhtarın vücudunu gerektirir.</p>
<p>Ikincisi : Yaptığı kanun üstü faaliyetlerle her anda, her şeyin her şeyinin, her halinin yanında hazır olduğunu göstermiş.</p>
<p>Birinci kısımda sayılan faaliyetleri yapan zatın, mutlaka her an yaptığı faaliyetin yanında hazır ve nazır olması gerekir. Kanun üstü müdahaleden murad şudur. İnsanın azayı esasiyede ittifakları kanuniyet tarzındaki faaliyetlerdir. Yani insan nesli tenasül ile maziden müstakbele ayni mahiyette aktarılır. Fakat hiçbir insanın vücut azaları ve bilhassa siması diğerleriyle aynı değildir. İşte bütün simaların farklı yaradılışı, doğrudan kanun üstü müdahalenin neticesidir. Demek her an farklı emirler veriliyor. Emre göre faaliyetler oluyor. Faaliyetlerin farklılığından da farklı simalar yaratılıyor.</p>
<p>Üçüncüsü: Her şey, her anında, her şey&#8217;inde her şe&#8217;ninde Cenab-ı hakkın rububiyetine muhtaç olduğunu, ve emirlerine münkad olduğunu aklımızın gözüne gösterip, ülfet ve ünsiyet perdesini yırtarak gafleti dağıtıp nazarlarımızı esbabdan müsebbibül esbaba çevirmiştir.</p>
<p>İşte Kur&#8217;anın, kainat kitabındaki beyanatı bu esasata bakıyor. Böylelikle aklımızı, kanuniyet tarzındaki faaliyetleri gösteriyor. Sonra sathi bakmaktan gelen gafleti dağıtarak daimi irşat yollarını açıyor.</p>
<p>İkinci nokta: Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, akıl ilim ve mantık içinde dalalet içine düşen insanların, ikna ve ilzam için kullandığı en ehemmiyetli metod Kur&#8217;anın en parlak icazından olan sırrı temsil dürbünüdür. Risale-i Nurlarda bu temsil dürbününü kullanarak öyle bir ikna ve ispat yolunu açmıştır ki, ehli dalalet değil karşı durmak; ispat metoduna hayranlıktan parmaklarını ısırmışlardır. Bu güne kadar ispat ettiği hiçbir meselenin cerh edildiği görülmemiştir.</p>
<p>Bu bir iddia değildir. Seksen senedir Risale-i Nur eserleri bütün dünyaya Kur&#8217;anın Nurunu neşir ettiği halde, mağlup olmaması büyük bir inayet-i ilahiyedir. Dinin muhalifleri olan ehli dalalet, böyle bir ispat karşısında, acizliklerinden sevgili üstadımız Bediüzzaman Sait Nursi hazretlerini bir çeyrek asır boyunca esaretlerde ve zindanlarda hapis ederek risale-i nurların intişarına mani olmaya çalışmışlardır. Fakat hikmeti ilahiyenin tetellisidir ki, onların verdikleri sıkıntılar daha ziyade bu kudsi hizmeti kur&#8217;aniyenin intişarına sebebiyet vermiştir. Ayrıça gazete gibi neşir vasıtalarındaki haberleri hem hizmet-i kuraniyenin hem bediüzzaman hazlerinin tanınmasına ve reklamına sebebiyet vermiştir.</p>
<h2>DÖRDÜNCÜ MESELE:</h2>
<p>Asrımızın hükmü ve ilcaatı acısından, Risale-i Nurlar bu asrın manevi hastalıklarının ilacıdır.</p>
<p>Asrımızın hükmünü ve ilcaatını iki kısımda mütalaa etmeliyiz.</p>
<p>Birincisi; Zamanımız daha evvelki asırlar gibi ferdiyet zamanı değildir cemaat zamanıdır. Mevlana Halit (ks) hazretlerine kadar gelen mücedditlerin asrı şahıs ve ferdiyet asrı idi. Ve o zamanın insanları, velayet sahiplerinin, veya asrının mücedditlerinin etrafında toplanmışlar. O mübarek zatların kalpleri cenab-ı haktan gelen feyze ayinadarlık ettiğinden müntesipleri pervaneler gibi ondan istifadeye çalışmışlardır. Çünkü ferdiyet zamanında şahıslar merci makamında olduklarından onlardan gelen feyiz ve sözleri etrafındakiler, teslimiyetle kabul ediyorlardı. Sözlerinin doğruluğu şahıslarına nispet edilerek sorgulanmıyordu. O zatların velayet sahibi olmaları, müntesiplerinin kalplerine bir kanaat verdiğinden sözlerine teslimiyette tereddüt etmiyorlardı ki, bu anlayışa kaziye-i makbule denir. Elbette hakiki velayet sahipleri olan velilerin bu tara hizmetleri zamanlarda çok makbul bir yol idi. Aynı zamanda o zamanın hükmüne göre cemiyetin nazarında kabul göriyordu.</p>
<p>Halbuki bediüzzaman hazretlerinin haklı teşhisine göre bu zamanımız şahıs zamanı değildir, sahsı manevi zamanıdır, ferdiyet asrı değil akıl, ilim fen ve bürhan-ı yakini asrıdır. Eskiden insanlar kaziye-i Makbuleler ile ikna olurken bu zamanımızın insanları şahısları değil; söylenen sözün doğruluğunu esas alarak ikna oluyorlar. İlim ise bunu gerektirir. Mesela fizik ilmi ile uğraşan bir bilim insanı, bu fizik kanunu filan bilgin söyledi diye doğru kabul etmez. Anca çok deneyler ve çalışmalar aynı neticeyi verdiğinden doğru kabul eder. bütün bilim dalları bu minval üzere çalışır. Fennin bütün kanunlarının keşfi bu esasa dayanır. Bu anlayış asrımızın insanlarının nazarlarına şahısdan ziyade: söylediği sözün doğruluğunu esas alan bir anlayış kazandırmıştır. Demek asrımızın; şahısdan ziyade şahsi manevi, ferdiyetten ziyade cemaat, Kaziye-i makbuleden ziyade cerh edilmez burhanlar asrı olması bu sebeptendir.</p>
<p>Üstadımız bediüzzaman hazretleri asrımızın bu hükmünü ve ilcaatını bildiği ve keşf ettiği için, her zaman kendisini merciiyet makamından azil etmiştir ve her daim akıl, ilim ve bürhan-ı yakiniden ibaret olan risale-i nurları merci gösrermiştir. Hatta kendisi diyor. “Eğer ben kendimi merciiyet makamında gösterseydim belki yüzbinler insanları irşad ederdim. Fakat o toplananlar benim şahsıma ehemmiyet vereceklerinden şahsımdan bir himmet için etrafımda toplanacaklardı; dolayısıyla risale-i nurlara ikinci veya üçüncü derecede kıymet vereceklerdi. Ben ahrete gittikten sonra ise dağılacaklardı. Böylelikle risale-i nurların intişarın en evvel ben zarar verecektim. Halbuki ben kendimi merci makamından azil ettim. Risale-i nurları anlayan belki birkaç insan yetiştirdim. Fakat onlar birer çekirdek misal, ağaç oldular ve milyonlar saidler meyvelerini verdiler” işte asrı anlamak ve asra göre tebliğ sistemini tesis etmek böyle olsa gerektir. Ve bu zamanımızın insanları hakikat derslerini anlatırken bu sistemi takip etmeleri lazımdır. Bilhassa diyanet ve irşad vazifesi için ortaya çıkanlar bu sisteme göre hareket etmeleri lazımdır. Çünkü insanların nazarlarını doğrudan doğruya, hakikat ilmine sevk etmenin, ve o yolda devamlarını, ciddiyetlerini temin etmenin en tesirli yolu budur. Bu mesele hakkında bediüzzaman hazretlerinin tasdikinden geçmiş, talebelerinin yazdığı bir hakikatı sikke-i tasdiki gaybiye mecmuasında, evvelki asırla bu asrımızın mukayesesini yaparak, dini hizmetin esaslarını şöyle ifade eder.</p>
<p>“Üstadım kendi şahsiyetini merciiyetten azlediyor. Yalnız Risale-i Nuru merci gösteriyor.Hazret-i mevlana&#8217;nın (k.s.) sahsiyeti ise; kutb-ül irşad,merci-ül has ve-l amm olmuştur.</p>
<p>Hazret-i Mevlana (k.s) zül&#8217;cenahindir. Fakat zamanın muktezasıyla sünnet-i seniyeye çok kuvvet vermekle beraberilm-i tarikatı esas tutmak cihetiyle tarikatı daha ziyade esas tutmuş, o noktada sarf-ı himmet etmiş, üsdadım ise şu dehşetli zamanın muktezasıyla, ilm-i hakikatı ve hakaik-i imaniye cihetini iltizam ederek, tarikata üçüncü derecede bakmışlardır.</p>
<p>Baştaki hadis-i şerifin “ her yüz sene başında dini tecdit edecek bir müceddit gönderiyor” va&#8217;d-i ilahiyesine binaen, Hazret-i Mevlana Halid, ekser ehli hakikatca bin ikiyüz senenin yani on ikinci asrın müceddididir. Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk ederek Risale-i nur tecdid-i din hususunda bir müceddit hükmündedir.</p>
<p>Üstadımız bediüzzaman hazretleri diyor ki, ben bir neferim, fakat müşir hizmetini görüyorum. Yani kıymet bende değil. Belki Kur&#8217;anın feyzinden teraşşuh eden Risale-i nur eczaları, bir müşüriyet-i maneviye hizmetini görüyor.</p>
<p>İkincisi: On dokuzuncu yüzyılda daha evvelki hiçbir asırlarda görülmeyen bir dinsizlik cereyanı ortaya çıkmıştır ki buna üstadımız ( kabul-ü adem) tabirini kullanmıştır.7 Bundan evvelki asırlarda süregelen dinsizlik cereyanı için ( adem-i Kabul ) tabirini kullanmış ve şöyle izah etmişler.</p>
<p>Adem-i kabul içinde olanlar, ilimsiz, delilsiz, mantıksız bir ret ve inkar ile hareket ederler. Bu inkar içinde fikri bir hareket yoktur. Sadece ret vardır.</p>
<p>Ademi kabul ile giden bir inkarcının halini şu misal ile izah etmektedir. Bir adam gündüz ortasında her tarafı güneşin ziyasının doldurduğu bir zamanda, gözlerini kapasa, etrafı karanlık görmeye mecburdur. Eğer o adama denilse, gözlerini aç bak her tarafı parıl parıl parlak göreceksin. Bu adam gözlerini açmamakta inat ederse, gündüzü kendi hakkında geceye çevirir. İşte adem-i kabul böyle bir dinsizlik şeklidir ki, evvelki asırlarda ekseriyetle böyle cereyan etmiştir.</p>
<p>Mesela onlara denilse, bakın putlar camit, şuursuz, kör ve sağır şeylerdir. Ne kendisine ne de başkasına zarar ve menfaat veremez. Onlar derler bizler atalarımızdan böyle gördük onun için böyle kabul ediyoruz. Yoksa hakikaten bu camit heykellerin hiç kimseye zarar ve menfaat verip vermeyeceğini dahi düşünmezler.</p>
<p>Asr-ı saadeti misal verecek olursak! Sevgili peygamberimiz (asm.) her şeyi yaratan yeri ve göğü halk eden bir tek Allah&#8217;tır, ferman ettiği halde, inkârcılar bizim ilahımız lat, uzza, menattır dediler. Hatta Hz. Ömer (rd.) “En çok güldüğüm şey, helvadan putlar yapardık onlara secde ederdik, ilahımız derdik, sonra acıkır onu yerdik.” der.</p>
<p>Hatta bir kısmı Allah yoktur demediler, neden peygamberlik bana gelmedi dediler. Bu tarz inkar içinde olanlar, ikna ile yola gelmezler çünkü kalplerinde peşinen ret etmelerine sebep olacak bir kin ve haset vardır.</p>
<p>Bu asrımızda ise, bütün dünyayı bir anda saran ve bir cemiyet ve cemaat olarak ortaya çıkan ( kabul-u adem) diye tesmiye edilen bir dalalet şeklidir. Bu inkar fikrinde akıl, ilim, mantık ve kainattaki fen ilimleri temel esas alınmıştır. İnkâr-ı ulûhiyet fikri fenden ve ilimden gelmiştir. Bu tarz inkârda sadece imanın hükümlerini ret yoktur. Belki imanın hükümlerinin zıddına açılan bir yol vardır. Yani imanın hükümleri gerektirir ki, bütün kâinat daire-i mümkünatın haricinde kâinat cinsinden olmayan Allahın mülküdür. Onun yaratmasıyla vücut bulmuştur ve bekasıyla bakidir. Kâinatta zerreden, kürreye, fertten, nev-e her şey onun varlığını ispat eder.</p>
<p>Halbuki bu tarz inkarcılar, her şey-i kainatın içinde ve kainatın cinsinden olan esbap, kanunlar, veya zerrat tarafından yaratılmıştır diyen, felsefi bir akım ile ortaya çıkmışlardır. Keşfettikleri kanunlara ezeliyet vererek, bütün düşüncelerinin temel esası kabul edip, her şey kanunlarla yaratılmıştır. Veya her şey maddeden ibarettir, Veya her şey zerrelerin tesadüfi hareketleriyle vücut bulmuştur. Diye batıl bir hüküm vermişlerdir. Kainatın haricinde ve kainat cinsinden olmayan bir yaratıcıyı red eden mantıklarıyla, ilahlık sıfatını kainat içindeki esbaba, zerrata ve kanunlara taksim etmişlerdir. Daha ileri giderek fennin kanunlarını keyfi yorumlayıp, kainatın yaradılışında söz sahibi olduğunu ispat etmeye çalışmışlardır. Yaratıcının Ezeliyet ve Halıkiyet sıfatını maddeye ve kuvvete vermekle nihayetsiz bir hata etmişlerdir.8</p>
<p>Çünkü mantıken birini reddetmek diğer kabulü netice verir. Yani kainattan evvel ezeli ve zati sıfatların sahibi olan bir zatı reddetmeleri, şu iki neticeyi fikre getirir. Birincisi kainattan evvel ademi mutlak vardır. bu hükmün içinden hiç bir akıl ve mantık kaidesiyle çıkamamışlar hatta çok felsefeci bu yüzden akıldan istifa edip söfestai olmuşlardır. Çünkü ademi mutlak menşei vücut olamaz. İkincisi ise ademi mutlak kaldırıp hadsiz boşluktan ve yokluğun eleminden kurtulmak için maddeye ve kuvvete ezeliyet vererek akıllarınca rahat etmeye çalışmışlardır. Bunun da hadsiz muhal olduğu Risale-i Nur eserlerinde ispat edilmiştir.</p>
<p>Bu tarz inkar-ı uluhiyet fikrini taşıyanların hali şu misale benzer. Bir adam gündüz ortasında yüksek bir dağın tepesine çıkıp etrafına bakar. Gözü açık olduğundan her yeri seyir eder. Güneşin ziyasının, akislerini, denizin dalgalarında, kar tanelerinde, yağmur damlalarında ve bütün şeffaf şeylerde görür. Fakat peşinen semadaki güneşin vücudunu inkâr ve ret ettiğinden bil- mecburiye her parlak ve şeffaf şeydeki aks eden güneşçiklerin vücudunu zati, yani bizzat ona ait kabul etmek zorunda kaldığı gibi, bizzat onun kendi zati malı olduğunu ispat etmeye çalışır. Hiçbir akıl ve mantığa sığmayan bir muhali mümkün göstermeye çalışan akılsızdır. Halbuki bütün bu akis eden güneşçikler semadaki tek bir güneşin varlığını ispat eden delillerdir. Bu adam kendini akil zannederek yanlış bir hüküm verir ki, bütün parlayan şeyleri güneşin yokluğunu ispat eden deliller olarak kabul etmek zorunda kalır.</p>
<p>Aynen öyle de bu asrımızda kabul-u adem fikriyle ortaya çıkan fen ve ilim insanları, daire-i mümkünat haricinde (mahlukat aleminin haricinde ve mahlukat cinsinden olmayan) olan bir tek yaratıcıyı peşinen ret etmişler. Mahlukatın mahiyetindeki (hadsiz bir ilim, irade, kudreti gerektiren) ve kusursuz cereyan eden intizamlı, mizanlı, sanatlı, hikmetli, faaliyeti o mahlukun kendine istinat etmişler. Kendi kendini yaratıyor demişler. Veya esbap yaratıyor, veya kanunlar yaratıyor diye haddini, aşarak sonsuz bir cehalete girmişlerdir. İşte ilimden ve fenden gelen dalaletin insanı nasıl bir yanlışlığı götürdüğünü anla.</p>
<p>Mesele bu kadar bariz iken dünyadaki fen ve ilim adamları bu inkar fikrine o kadar hızlı sahip çıkmışlar ki, ilim ve fen perdesi altındaki inkarını dünyaya çarçabuk yaymışlardır. Tabii ki bu hızlı yayılmada ideoloji ve devletler otoritesi de vardır.</p>
<p>Böyle dehşetli, ahmakane, dinsizlik cereyanından, İslam âlemi etkilenmiş. Müslümanlar dahi inkar-ı uluhiyet fikrinin tesirinde kalarak bir çokları imanlarını kaybetmişlerdir.</p>
<p>Meselenin bu tarzda büyüklüğünü ve ehemmiyetini ve ciddiyetini gören ve teşhis eden Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, şu cümlelerle hadisatın dehşetini dile getirmiştir.</p>
<p>“Bir tek gayem vardır o da mezara yaklaştığım bu zamanda İslam memleketi olan bu vatanda Bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses imanın temel esaslarını zedeliyor halkı bilhassa gençleri imansız yaparak kendine bağlıyor. Ben bütün mevcudiyetimle bu imansız kitle ile mücahede ediyorum. Beni bu mücahedem den alıkoyacak korkarım ki Bolşevikler olsun”</p>
<p>İşte asrın hastalığını idrak emek bu olsa gerektir ki, insanlığın başına gelen felaketi sezmek, anlamak ve buna mukabil çaresini aramaktır. Zaten müceddidliğin manası dahi bunu iktiza eder. Çünkü mücedditler nakille uğraşmazlar. Doğrudan Kur&#8217;andan aldığı ilhamla asrın manevi hastalığını tedaviye çalışırlar. İşte bu hastalığı teşhis eden Bediüzzaman hazretlerinin izdırarı duasının neticesi, Cenab-ı hak Risale-i Nurları bu asrın manevi hastalığına merhem olarak göndermiştir.</p>
<p>Her asırda gelen mücedditler yani dinin esaslarını yeniden tecdid vazifesiyle tavzif olan zatlar, asrın ilcaatını ve hükmünü bilir. Ona göre insanların ihtiyacı olan hakikat derslerini Kur&#8217;andan alırlar ve muhtaç olanlara yetiştirirler. Onun için mücedditlerin vazifesi, nakil ilmi ile uğraşmak değildir. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri hastalığı tespit edip Kur&#8217;anın harika tiryaklarını bu asrın ve gelecek asrın imdadına sunmuştur.</p>
<p>Burada yeri gelmişken şu hakikatı da beyan etmek gerekdir. Cenabı hak kendisini üç büyük kitap ile bizlere tarif ediyor.</p>
<p>Birincisi : Resul ekrem (asm) efendimizdir.</p>
<p>İkincisi : Kur&#8217;an muciz elbeyandır.</p>
<p>Üçüncüsü: Şu kitab kebir-i kainattır.</p>
<p>Bu üç delilden ikisi naklidir. (Yani Kur&#8217;an ile Hz. Peygamber Efendimiz.) hazret-i üstad bu üç delilden kainat kitabında cereyan eden fiilleri delil göstererek ehli dalaleti ilzam etmiştir.</p>
<p>Diğer iki kitaptaki delilleri nakli olmasından dolayı, önce bu iki kitabı nakli olmaktan çıkarıp akli delil seviyesine getirmiş. Sonra ondan ayetler sunmuştur. Çünkü zaman ve mekan öyle iktiza ediyor. Zamanımızın fen adamları bu iki kitabın beyanatlarını aklı ve ilmi kabul etmiyorlar. Nakli kabul ediyorlar. Öyle ise onların okuyup anlamaya çalıştıkları müşahedeye dayanan şu kainat kitabından onlara ders vermek lazımdır. En iyi anladıkları ve bildikleri kitap şu kainat kitabıdır. Öyle ise muktezayı belagat olarak kainat kitabını Kur&#8217;an gibi okuyup onlara ders vermeli. Onunla ikna ve ilzam edip ile hidayete davet etmelidir. İşte sevgili üstadımız Risale-i Nurlarda bu sistemi kullanmıştır.</p>
<p>Bundan dolayı Risale-i Nur dersleri evvelki asırlarda ariflerin yazdıkları sadece kalbe bakan ve kaziye-i makbule nevinden bir eser değildir. Hem bir kısım mütekelliminin yazdıkları sadece akla hitap eden mantıki eserler de değildir. Belki Risale-i Nur eserleri ham akla, hem kalbe, hem ruha, hem hayale, hem hissiyata, hitap eden kuran mu&#8217;ciz-ül beyandan ilham edilen harika bir tefsirdir. Eski ariflerin ve ulemanın kitaplarını okuyanlar bu farkı görmüşlerdir.</p>
<h2>BEŞİNCİ MESELE:</h2>
<p>Risale-i Nurların mahiyeti açısından bakıldığında, bu asrın manevi hastalıklarının ilacıdır.</p>
<p>Her kitap yazarının, kendine göre anlatma ve izah üslubu vardır. Önce o üslubu iyi bilmek gerektir ki, anlattığı hakikatı kavrayalım. Mesnevi Nuriye eserinde, Bediüzzaman hazretleri farklı bir üslubunun varlığını şu cümleler ile kendisi beyan etmiştir.</p>
<p>“ İ&#8217;lem eyyühel aziz ! Tevfik-i ilahiye refiki olan adam tarikat berzahına girmeden hakikata geçebilir. Evet Kur&#8217;andan hakikat-ı tarikatı tarikatsız feyiz suretiyle alınacağını gördüm ve bir parça aldım. Ve keza maksud-u bizzat olan ilimlere ulum-u aliyey-i okumaksızın isal edici bir yol buldum. Seri-ü seyir olan bu zamanın evladına, kısa ve selamet bir tarıkı ihsan etmek rahmet-i ha&#8217;kimenin şanındandır” Burada iki meseleye dikkat çekilmiştir.</p>
<p>Birincisi; tarikat ve tasavvuf berzahına girenlerin vardıkları hakikat mesleğine, tarikatsız geçilebilir.</p>
<p>İkincisi; maksud-u bizzat olan, Kur&#8217;anın hakikat ilmine ulaşmak için, on beş sene gibi uzun zaman alan, ulum-u aliye derslerini okumadan ulaşacak bir yol bulduğunu dile getirmiştir. Demek Bediüzzaman hazretleri, Allahın hususi inayeti sayesinde tarikat mesleğinin vereceği neticeye, hem ulum-u aliyenin ulaştıracağı hakikat ilmine doğrudan ulaştıracak bir yol açmıştır. Bu çok ehemmiyetli bir meseledir. Çünkü bin seneden beri ikisi ayrı bir seyir ile Alem-i İslam&#8217;da devam ede gelmiştir. Yukarıda ifade edildiği gibi Risale-i Nur eserlerinde her iki yolun vereceği netice risale-i nur eserleri sayesinde cem-i edilmiştir. Bunu daha iyi anlayabilmek için evvelen eski usul medrese tahsili ile nasıl gidildiğini bir göz atalım.</p>
<p>Bundan evvelki asırlardaki medrese usulünde, Kur&#8217;an-ı anlayabilmek için, on beş sene kadar uzun bir tahsil ile, ulum aliye denilen vasıta ilimleri öğreniliyordu. Bununla Kur&#8217;anın hakikat ilmini anlamaya bir adım atıyorlardı. Daha sonra ümmetin alimlerinin koyduğu düsturlar öğreniliyordu. Bir adım sonra nazil olan ayet-i Kerime hakkındaki hadisler öğrenilip ayetin nüzul sebebi biliniyordu. Bütün bunların gösterdiği sınırlar içinde kendi dirayetini kullanarak ayetin beyan ettiği hakikat ilmine ulaşılıyordu. Bu usul otuz sene gibi uzun bir tahsil hayatını gerektiriyordu.</p>
<p>tarikat ile gidilen yola kısaca bir göz atalım. Şah-ı Nakşibendi hazretlerinin izah ettiği meseleyi beşinci mektupta, Bediüzzaman hazretleri şöyle nakil etmiştir. Tarik-i Nakşibendi&#8217;de iki kanat ile süluk edilir. Birincisi hakaik-i imaniye ye sağlam bir surette itimat. İkincisi faraiz-i diniyeyi yapmakla olur. Bu iki cenahta kusur varsa o yolda gidilmez. Demek tarikat mesleğinde gitmenin en mühim iki şartı şudur. Birincisi iman esaslarına sağlam bir itikat ile bağlılık sahibi olmak, ikincisi feraizi yapmak ve kebairi terk etmektir.</p>
<p>Bir insan tarikat mesleğine girse, kırk günden ta kırk seneye kadar uzun bir seyri suluk ile manevi meratipte makam kazanması lazımdır. Ta ki bazı hakaik imaniyenin perdeleri açılsın. İmanın esasları kalb içinde keşif edilmeye başlasın. Bu mesleğin en mühim şartı asla haram gıdanın vücuda girmemesidir. Bu zamanımızın en dehşetli sıkıntılarından birisi de içine haram karışmamış, helal lokmanın çok az olmasıdır. Hazır gıdalara konulan maddeler nimetin safiliğini bozduğu gibi, bazı katkıların haramiyeti yüzünden manevi feyizlerin kapıları kapanmıştır.</p>
<p>Halbuki Risale-i Nurlarda kullanılan, anlatım üslubu ne sadece akli ve mantıki düsturlardır. Ne de sadece kalbi yollardır. Belki akıl kalp ruh sır ve latifeleri de doyuran hatta hayalleri dahi ibadete sevk eden bir hakikat dereleri olarak ihsan edilmiştir.</p>
<p>Bu incelik Risale-i Nurlarda şu ifadelerle anlatılmıştır. “Risale-i Nurlar tarikat değildir hakikattır. Ayat-ı Kur&#8217;aniyeden teraşşuh etmiş bir Nurdur. Risale-i Nurlar ne şarkın ulumundan ve ne de garbın fünunundan alınmış değildir9. Biz Risale-i Nur eserlerinde kullanılan bu üslupların şeklini anladığımız kadarıyla şerh ve izah etmeye çalışacağız.</p>
<p>Birincisi : Evvela nakli olan iki delili10 akli delil seviyesine çıkarmıştır. Yani en evvel kur-an mu&#8217;ciz-ülbeyanın kırk cihetle mucize olduğunu ve beşer istidadının mahsulü olamayacağını kati ve kesin ispat etmiştir. Sonra içindeki hakikatleri şerh ve izah etmiş. Bunun gibi Resul-u Ekrem (asm) efendimizin nübüvvetinin hakkaniyetini iki kere iki dört edecek derecede ispat ile akli delil seviyesine çıkardıktan sonra mucizelerinden bahis etmiştir. Çünkü asrımız öyle gerektiriyor.11</p>
<p>İkincisi : Risale-i Nurlarda derin mücerret olan hakikatler akla takrip edilirken, sırrı temsil dürbünü kullanılmıştır. Çünkü temsiller, sözün doğruluğunu ispat için kullanılan bir mühür kadar aklı ikna edici bir yoldur. Nasıl resmi makamda yapılan yazışmalar mühür ile tasdik edilmiş olur. Öylede temsiller dahi, söze böyle bir kesinlik kazandırır. Bu hakikatlı kaideye binaen, Risale-i Nurlardaki temsillere birer hikayevari hadiseler değildir. Mücerret olan hakikatlerin akla yakınlaştırmak için kullanılır. Yani akıl, temsil ile mücerret olan kanun küllinin işleyişini anlar, sonra hakikate onun ile bakar. Sevgili üstadımız kur&#8217;andan teraşşuh eden sırrı temsil dürbününün risale-i nurlara kazandırdığı güzellikleri şu ifadeleriyle beyan eder.</p>
<p>( Felillahilhamd sırr-ı temsil dürbünuyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi. Hem sırr-ı temsil cihet-ülvahdetiyle, en dağınık meseleler toplatıldı. Hem sırr-ı temsil merdiveniyle, en yüksek hakaike kolaylıkla yetişildi. Hem sırr-ı temsil penceresiyle, hakaik-i gaybiyeye ve esasat-ı islamiyeye şuhuda yakın bir yakin-i imaniye hasıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayal,hatta nefis ve heva teslime mecbur olduğu gibi. Şeytan dahi teslim silaha mecbur oldu. Elhasıl yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa ancak temsilat-ı Kur&#8217;aniyenin lematındandır.12</p>
<p>Hem Risale-i Nurlarda kullanılan temsiller ve mantıki düsturlar hakkında otuz ikinci sözde şöyle demiştir. “ilmi mantıkça çendan kıyas-ı temsili, yakın-ı kat-i ifade etmiyor. Fakat kıyas-ı tamsilinin bir nevi var ki, mantıkın yakin-i bürhanından çok kuvvetlidir. Ve mantıkın birinci şeklinin birinci darbından daha yakinidir. O kısım da şudur. Bir temsili cüzi vasıtasıyla bir hakikatı küllinin ucunu gösterip hükmü o hakikata bina ediyor. O hakikatın kanununu bir hususi maddede gösteriyor. Ta o hakikat-ı uzma bilinsin ve cüzi maddeler ona irca edilsin. Mesela güneş Nuraniyet vasıtasıyla bir tek zat iken her parlak şeyin yanında bulunuyor. Temsiliyle bir kanunu hakikat gösteriliyor ki, Nur ve Nurani için kayıt olmaz, uzak ve yakın bir olur. Az ve çok musavi olur. Mekan onu zapt edemez. İşte bütün Risale-i Nurlardaki kıyas-ı temsiliye bu nevidendir bürhan-ı kati-yi mantıkiden daha kuvvetli daha yakinidirler.”</p>
<p>“Kur&#8217;anı hakimde çok hadisatı cüziye vardır ki her birinin arkasında bir düsturu umumi ve bir kanunu külli saklanmıştır. Hazret-i ademin melaikeye karşı kabiliyeti, hilafet için mucizesi olan talimi esmadır.13”</p>
<p>“Evet icazı kuran o derece harıktır, dikkat edilse görülüyor ki: bazen bir denizi bir ibrikte gösteriyor gibi, pek geniş ve külli düsturları ve umumi kanunları, basit ve ami fehimlere merhameten, basit bir cüziyle cüzi bir hadiseyle gösteriyor.14”.</p>
<p>Evet Kur&#8217;anın temsilatı bütün kainattı ihata eden bir kanun külli ve bir düstur umuminin ucunu bir misal ile gösterir. kuranın en mühim muhatabı avam olduğu için onların en iyi anladığı meseleden misal verir. Bu kanunu küllinin nasıl cereyan ettiğini aşağıdaki bir kaç misal ile zikir etmiş. İsmi azam bahsindeki izahta da o kanunun ihatalı olarak kainatta nasıl cereyan ettiğini göstermiştir.</p>
<p>“Cenab-ı hak bir tüylü kuşun libasını hangi kanun ile değiştiriyorsa, bütün kuşların libaslarını aynı kanun ile değiştiriyor. Hem bütün hayvanatın libaslarını aynı kanunla değiştiriyor. Bütün nebatatın libaslarını dahi her sene aynı kanun ile değiştiriyor. Küre-i arzın ve kainatın dahi libasını, her devirde aynı kanun ile değiştiriyor. hem Hayvanatın vücudundaki bütün hüceyratı ve zerreleri dahi aynı kanun ile değiştiriyor.”</p>
<p>“ Hem bir zerreyi hangi kanunu ile mevlevi gibi döndürüyorsa, kürre-i arzı da aynı kanun ile döndürüyor. Hem manzum-i şemsiyeyi dahi aynı kanun ile değiştiriyor. Hem bütün kainattaki kürreleri aynı kanun ile döndürüyor.”</p>
<p>“Hem bir hücreyi hangi kanunla ihya ediyorsa, bütün hayvanatı , nebatatı aynı kanun ile ihya ediyor. Hem bütün kainatı aynı kanun ile hayatlandırıyor. Ve haşirde bütün mahlukatını dahi aynı kanun ile ihya edecektir.” Bunlar gibi yüzer ihatalı kanunlar, kainatı ta zerreden arş-ı azama kadar ihata etmiştir. Kainattaki faaliyet-i rabbaniye o kanunların iktiza ettikleri manalarına göre cereyan ediyor. Her kanunun külli Esma-i İlahiye&#8217;ye istinat eder. Dikkat edilecek olursa verdiği misal en birinci muhatap olan avamın en iyi idrak edeceği şeylerdendir. Mesela tüylü kuşun libasını, Mevlevi, hayvanatın ihyası, gibi tabirleri kullanması avamın en çok nazarına görünen faaliyetlerdir. bu temsillerin arkasındaki kanun-u külliyi yakalayan her nevi bilim insanları derecatına göre manadan hissedar olabilir.</p>
<p>Bu nazarla birinci lemaya bir göz atalım. Önce ayetteki temsilatın cereyan ediş sebebini inceleyelim.</p>
<p>Birincisi: Bir peygamber ancak Allah&#8217;tan aldığı emri en iyi bir şekilde tebliğ etmekle mükelleftir. Netice ancak Allaha mahsustur. Sözün kalbe tesirini halk etmek ona aittir. Hatta tebliğden sonraki neticeye teslim olmak lazımdır. Öyle ise iman Nurunun kalplerde yerleşmesinde esbabın tesiri yoktur</p>
<p>İkincisi: Bir peygamber kavmini Allahın azabıyla korkuttuğu halde hidayete gelmediler. Fakat azabın yaklaştığını gördüklerinde pişman oldular tövbe ettiler. Kavmi helak etmek için kudreti rabbaniye ile sevk edilen esbap, tövbe ve nedametlerinin neticesinde, lehlerine geçti.</p>
<p>Üçüncüsü : Hazreti yunus (as.) Cenab-ı hakdan emir almadan kavmine kızıp o beldeyi terk etmek için gemiye binmesiyle Cenab-ı hak bütün esbab-ı Yunus (as.) aleyhine geçirdi. Gemideki insanlar, gemi, balık, deniz, hava, su, dalgalar, bulut, gece, rüzgar her şeyi kendisine düşmanlık yüzünü gösterdi. Balığın karnında iken, yunus (as.) kalbine sırrı ehadiyet Nuru tevhid içinde inkişaf etti. Yani tevhid sırrıyla anladı ki bütün esbabı alehime geçiren zat, ancak tekrar esbabı benim lehime döndürebilir. Hiç bir esbab, izni ilahiye olmadan lehime dönemez. Bütün esbabdan ümidini kesip, doğrudan rabbimize teslim olan ve ondan başka hiç kimsenin imdat edemeyeceğini ayn-elyakin anlaması, bütün kalbiyle cenabı hakka müteveccih olmasına sebep olmuştur. Tek kurtarıcı sadece Allah olduğunu ayn-elyakin idrak etmesi ve dilinden bu ayeti okuması “ yani ben nefsime zulüm ettim buradan beni Allahtan başka kimse çıkaramaz” rabbimizin hoşnutluğuna sebep olmuştur. Bunun neticesi aleyhinde ittifak eden esbap lehine geçmiştir.</p>
<p>Bu temsilde, her ferdin, ve taifenin istifade edeceği bir kanun-u külli ve düstur-u umumiden bazılarını fehim ettiğimiz nisbette göstermeye çalışalım.</p>
<p>Duanın en makbul olduğu an, bütün esbabdan ümidin kesildiği ve bütün kalbiyle müsebbibül esbaba müteveccih olunan andır.</p>
<p>Esbaba baş vuran insan, bazen neticeyi esbabdan beklemek gibi bir gaflete girer. Esbabın içtimaı neticeyi almak için değildir. Belki duanın kabulü için bir vaziyet almaktır. Hz Yunus (as) kendisi dahi bir esbap idi</p>
<p>Kulunun kendi hatasını anlaması ve kalbinin rabbine yönelmesi maksadıyla bazen Cenab-ı hak esbabı insanın aleyhine geçirir.</p>
<p>Kainattaki bütün esbabın içtimaı dahi, neticenin vücut bulmasında hiçbir cihetle tesiri hakikisi yoktur. Çünkü bütün esbab camit, kör, sağırdır, şuursuzdur. Öyle ise daire-i mümkünatta olan hiç bir şey Allaha şerik olamaz. Allah&#8217;ın emir olmadan da fayda veremez.</p>
<p>İnsanın kalbinin en derin hatıratını bilecek ve ebediyeti ahireti ihsan edecek Allahtan gayri hiçbir esbab yoktur.</p>
<p>Hakikat-ı imaniyeyi tebliğ etmek muhatabın kalbine imanı yerleştirmek için değildir. Tebliğ etmek bize aittir. İmanı kalbe ilga etmek Allaha mahsustur. Öyle ise tebliğ edilmeli neticeye teslim olmalı</p>
<p>İnsan her an esbaba dalmaya ne kadar meyyaldir. Bu dua insanın başını kaldırıp doğrudan Cenab-ı hakka müteveccih ediyor.</p>
<p>Bizi ve bütün alemleri adem-i zahiri karanlığından çıkarıp vucuda getiren, ayakta, tutan ve beka veren kim ise, bütün günah ve hatalarımızdan temizleyecek, istikbalimizi ve baki hayatımızı, sahili selamete çıkaracak, ancak o Zat-ı Zülcelal olabilir. Başka hiç bir sebebin gücü buna yetmez. Bu mana kalbine inkişaf eden bir insan (la ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin) duasına ne kadar muhtaçtır.</p>
<p>Nazarı gafletle bakıldığı zaman zülumatlı ve karanlık olan mazi, hal, istikbal, kabir, haşir, gibi alemlerimizi Nura gark edecek Cenab-ı haktan gayri kim olabilir.</p>
<p>ikinci Lema&#8217;ya da bu nazarla kısaca bir bakalım.</p>
<p>Birincisi : Hazreti eyyüb (as) sabır kahramanı olarak tavsif ediliyor.</p>
<p>İkincisi :İnsan başına gelen musibette hangi noktaya kadar sabır göstermiştir.</p>
<p>Üçüncüsü : Sabrının en son hududunda rabbine karşı nasıl bir halatı ruhiye ile yalvarmakla duası müstecap olmuştur.</p>
<p>Kıssadan bunlar anlatılmakla beraber, bizler bu kıssadaki kanunu külli ve düstur-u umumiden hissemiz ne olabilir.</p>
<p>Her fert ve insan rabbimiz tarafından başına açılan bir musibetle imtihan olur.</p>
<p>Başına gelen musibetin mükafatını düşünerek sabır göstermelidir.</p>
<p>Duanın en makbul olan sırrı, garazsız dine ve imana ve ibadete zarar verir korkusuyla olanıdır.</p>
<p>Hastalık maddi oluğu gibi manevi de olur. Bilhassa dini ve iman-i hastalıklar hakikat noktasında maddi olandan çok ehemmiyetlidir.</p>
<p>Maddi hastalıkların tedavisinden bin kat daha ziyade manevi ve dini hastalıkların tedavisine mesai sarf edilmelidir. Çünkü sonucu hadsiz senelerle ifade edilen ebedi hayatımızı tehdit ediyor.</p>
<p>Hadis şerifin ifade ettiği gibi “ısrarla devam edilen hiçbir küçük günah yoktur ki, büyük günah olmasın. Ve tövbe edilen hiçbir büyük günah yoktur ki küçülmesin”. Bu nazarı insana kazandırarak maddi günahların en küçüğünü işlemekte devam etmek insanı küfre kadar sürükleyeceği gibi, aklımıza ve kalbimize gelen vehimler, vesveseler, şüpheler, eğer imanın ilaçlarıyla tedavi edilmezse ebedi hayatımızı dahi mahvedeceğine işarettir.</p>
<p>Kainat Allahın mülkü olduğu ve onda istediği gibi tasarruf ettiği gibi, insan dahi antika bir sanatıdır. Onda dahi kemal ve cemaline ayinedarlık edecek tarzda istediği gibi tasarruf edebilir.</p>
<p>İnsanın başına gelen musibetler eğer sabır ederse dua ile terakkisine vesile olur. Çünkü insanı en çok duaya sevk eden sebepler acizliğini zaifliğini anladığı zamanlarıdır. Bu noktadan bakılırsa duanın membaıdır. Öyle ise sabır kuvvetini musibetin anına sarf etmeli daimi dua ile tevekkül etsin.</p>
<p>Her zamanın bir hükmü vardır. Bu zamanın musibeti şeklini değiştirmiş. Maddi musibetler musibet olmaktan çıkmış. Ahiret nokta-i nazarında mükafat şeklini almıştır.</p>
<p>Daha anlayamadığımız hayatımızın her anını istikamete sokacak, bizi gafletten ve şerikten kurtaracak, çok ince kanun-u külliyi ders verecek bir kıssa olarak zikir edilmişlerdir. Yirmi beşinci sözdeki “Hz Ademe melaikenin secde etmesi ve talimi esma ile alakadar kısma da bakılabilir.” Bizim Risale-i Nurlardaki izahlardan anladığımız kadarıyla bu düsturlar ayetin cevherini ortaya koyan hakikatlerdir. Elbette ehli ilim daha başka çok manaları bu ayetten fehim etmişlerdir.</p>
<p>Üçüncüsü : Bediüzzaman hazretlerinin, Risale-i Nurlarda beyan ettiği hakikatlerden birisi de nazardır. “Kırk yılda öğrendiğim dört şeyden birisi nazardır” der. Risale-i Nurların bizlere kazandırdığı en ehemmiyetli şeyden biriside kainata bakış nazarıdır. Risale-i Nurlarda meseleyi izah etmeğe başladığında, önce hakikat noktasında bakacak bir nazar veriyor. Sonra kainat kitabı ile Kur&#8217;an arasındaki münasebeti gösteriyor. Ayat-ı Kur&#8217;aniyenin hakkaniyetini ve hak Kelamullah olduğunu ispat eden, külli delillerini sayarak şerh ve izah ediyor.</p>
<p>Kader risalesinin mukaddimesinde bu münasebet hakkında şöyle der. Ayetin meali “her şey vücudundan evvel, veya vücudundan sonra yazılıdır15” bu ayet-i Kerimede iki hüküm vardır.</p>
<p>Birincisi: Bir şey vücuda gelmeden bütün mahiyeti yazılmıştır.</p>
<p>İkincisi : Vücuda geldikten sonra da mahiyeti yazılmıştır.</p>
<p>“Bu hükmü Kur&#8217;aniyeyi kudretin Kur&#8217;anı kebiri olan kainattaki intizam, mizan, nizam ile cereyan eden faaliyet-i Rabbaniye ile tefsir ediliyor.” Bunun gibi ifadelerle, evvela kainata Kudret-i İlahiyenin Kur&#8217;anı kebiri ve mücessem Kur&#8217;an-ı ekber olarak baktırıyor.</p>
<p>Kainat içindeki her şey-e de kudertin Kur&#8217;anı kebirinin ayetleridir, ifadesini kullanır. Mesela Kur&#8217;anın tarifinde demiş. ( Kur&#8217;an şu kitabı kebir kainatın bir tercüme-i ezelisi. Ayat-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin bir tercüman-ı ebedisi ve şu alem-i gayb ve şahadet kitabının müfessiri) gibi</p>
<p>Mucizat-ı ahmediye risalesindeki beşinci reşhada, yaratılan her şey, rabbimiz tarafından okumak için gönderilen mektuplar, ayetler, sahifeler, kitaplardır ifadesiyle, kainat kitabının yaradılış gayesini bizlere tarif ediyor.16 Demek kainata bakarken Cenab-ı hakkı bizlere tarifeden bir Kur&#8217;an olarak bakmalıyız.</p>
<p>Kur&#8217;anın tarifinde şu ifadeleri kullanarak kainat ile Kur&#8217;anı karim arasındaki münasebetin nasıl kurulacağını öğretiyor. “Kur&#8217;an şu kitabı kebiri kainatın bir tercüme-i ezeliyesi. Ve ayat-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedisi. Ve şu alem-i gayb ve şahadet kitabının müfessiri. Zeminde ve göğde gizli Esma-i İlahiyenin manevi hazinelerinin keşşafı. Sütur-u hadisatın altında muzmer hakaikin miftahı” yani kainat mücessem bir Kur&#8217;an olduğu gibi Kur&#8217;an-ı Kerim dahi onun yaradılış gayesini maksadını manasını şerh ve tefsir eden bir kitaptır. Başka bir ifadeyle Cenab-ı hak kendi kudretinin eserinin hikmetlerini gayelerini, kelamıyla bizlere tefsir ediyor demektir.</p>
<p>Lemalar yüz yirmi sekizinci sahifede şöyle der. “Kur&#8217;an bir hafızdır kudret kalemiyle kainat sahifesinde yazılan ayatı okuyor. Kur&#8217;an kainat kitabının kıraatıdır ve nizamatının tilavetidir.” Bunlar gibi ifadelerle de Kur&#8217;anı Kerim ile kainat kitabı arasındaki münasebeti aklımıza tespit ediyor.</p>
<p>Eski muhakkikin ulema vacib-ül vücudun varlığını ve birliğini ispat yollarını Kur&#8217;andan aldıkları dersler neticesi şu ibarelerle tanzim etmişlerdir. Üstadımız Bediüzzaman hazretleri, bu delilleri İşaret-ül İcaz tefsirinde tek tek şerh etmiştir. Hem Risale-i Nurlarda bu delillerin hepsi kullanılmıştır. Bunlar sıra ile aşağıda yazılmıştır.</p>
<p>1- Bürhan-ı inni 2- Bürhan-ı limmi</p>
<p>3- Bürhan-ı hikmet ve inaye 4- Delil-i imkani</p>
<p>5- Delil-i hudusi 5- Bürhan-ı ibdağ ve ihtirağ</p>
<p>7- Bürhan-ı inşa 8- Delil-i temani</p>
<p>Eski medrese usulünde Kur&#8217;anın hakikat ilmine ulaşmak için şu sistem kullanılmıştır. En evvel ulum-u eliye denilen vasıta ilimleri öğretiliyor. Sonra ayet-i Kerime hakkında icma-i ümmetin koyduğu kurallar tahsil ediliyor. Daha sonra ayetin sebeb-i nüzulü ile o ayet hakkındaki hadisleri öğreniliyor. Bütün bunların verdiği bir nazar ile ayet-i Kerimeye bakarak anladığı manaları kayıt altına alarak bir tefsir yazıyor.</p>
<p>Halbuki Bediüzzaman hazretleri, evvelkilere benzemeyen şöyle sistemi kullanmıştır. Önce bir temsil veriyor. Temsil dürbünüyle kainat kitabındaki cereyan eden kanun küllinin nasıl işlediğini akla tespit ediyor. Sonra o nevi efalden bahis eden ayeti Kerimenin külli kanunlarını ve efallerini sayarak ayeti Kerimeyi tefsir ediyor. Yani Ayet-i Kerimeyi Kudret-i İlahiye, kainatın , lisan-ı hal diliyle nasıl şerh ediyorsa, Risale-i Nurlar bize tercümanlığını yapıyor. Yani kısaca bütün kainatın lisan-ı hal dilinin lisan-ı kale tercümanlığını yapmıştır.</p>
<p>Bu hakikati yirmi dördüncü mektupta şu cümlelerle ifade ediyor.17 Anlaşılacağı üzere kainat kitabındaki her bir hareket, kainatın lisanı haliyle konuşmasıdır. Çünkü her bir hareket ve faaliyet kelamın ayetlerinin manası üzerine cereyan ediyor. Bilhassa tevhide bakan ayetler böyledir.</p>
<p>Birinci sözde ( şu kainat lisan haliyle bismillah der.) Cümlesinde anlatıldığı gibi, Bediüzzaman hazretleri, kainat kitabı lisanı hal ile rabbimizin varlığını, birliğini, isimlerini, sıfatlarını, şuunatını, nasıl tanıtdığını bizlere ders veriyor. Şimdi Risale-i yukarıdaki izahlardan kazandığımız nazarlarla, Nurlarda bir kaç risalenin yazılışını inceleyerek meseleyi vuzuha kavuşturalım.</p>
<p>Birincisi misal: İsm-i azam bahsinden, adil ismine bir göz atalım. Önce bir temsil vermiş ve temsil dürbünü ile kainatta cereyan eden adiliyet kanununu aklımıza yakınlaştırmış. Sonra o temsil ile kainata baktırmış, ve kainat kitabında kudretin efaliyle her şeyde cari olan mizanlı fiilleri birer birer saymaya başlamış. Bizler zahiren gaflet perdesi ile baktığımızda intizamsız gibi görünen hadiselerin arkasında zerre kadar kusuru olmayan mizanlı fiilleri göstermiştir. Semavatın en geniş tabakatından, en küçük zerrelere kadar cereyan eden mizanlı fiiller, Cenab-ı hakkın adil isminin tecellisinin tezahürü olduğunu, hem kainat perdesi arkasındaki daire-i vücubun kemalatından birisinin adalet olduğunu , hadsiz delillerle ispat etmiştir.</p>
<p>Bu tefekkürle Kur&#8217;anın ayetine bakan adam, ayetin hükmünün doğruluğunu, mizanın kainattaki derece-i azametin ve lüzumunu, hadsiz delillerden neşet eden bir hads ile anlayarak tasdik edecektir. Yani nefs-ul emriredeki hakikatı vakıayı bizlere göstermeye çalışan Bediüzzaman hazretleri, benim kanaatime veya anlayışıma göre ayetin manası böyledir demiyor. Sende gözünü aç bak, kitab-ı kainat kelamın manasını böyle tefsir eder diyor.</p>
<p>Ehli fen Risale-i Nurların bu nazarıyle kainata baksa her mekanda hadsiz mizanlı faaliyetleri görerek diyecek, madem kusursuz bir mizan vardır, öyle ise perde-i gayb arkasında bir adili mutlak vardır. Kainattaki hadsiz mizanlı fiiller ona şahadet ediyor. Kur&#8217;anı Kerime baktığında bütün mizanlı fiillerin, Kelam-ı İlahiye&#8217;nin delilleri olarak görecek.</p>
<p>Eğer diyanet baksa önce Kur&#8217;anı Kerimde ferman edilen mizan ve adaleti görecek. Sonra kainat kitabındaki delillerini sayarak ayeti Kerimenin hükmünü doğrulayacaktır. Demek ehli fen ile ehli din birbirini tamamlayan bir bütündür.</p>
<p>Burada kendi nefsimize de şöyle bir ders de çıkarabiliriz. Ey insanlar siz dahi bu iki kitaptan ( kuran ve kainat) aldığınız derse binaen her işinizde mizan ve adaleti gözetiniz. Yani ehli fen kainattaki hadsiz mizanlı faaliyetleri görerek dersini alsın, Kur&#8217;ana tabi olsun. Ehli din de, Kur&#8217;anda ferman edilen adalet ve mizanını, kainat kitabındaki sonsuz delillerle teyid ederek ders versin. Eğer adalet ve mizan ile işlerinizi görmezseniz, hem şahsi hayatınızın, hem cemiyet hayatınızın, hem dünya hayatınızın, hem de ahiret hayatınızın bütün mizanlarını bozarsınız.</p>
<p>Kur&#8217;anın üçte bir ayetlerinin tefsiri olan Risale-i Nur eserleri hakkında şöyle der. “Furkan-ı hakimin ayetlerinin bürhanlar, ve hakkaniyetinin alametleri, ve hakikatlerinin hüccetleri, hak Kelamullah olduğunun delilleridir.18 Demekle Risale-i Nur eserleri, bu zamanda Kur&#8217;anın hükümlerine itiraz eden maddiyun ve tabiiyyun felsefesinin bütün itirazlarını susturuyor. Ahkam-ı Kur&#8217;aniyenin bütün hükümlerini kainat kitabındaki hadsiz delillerle ispat ediyor. Kur&#8217;anın hakkaniyetini müdafaa eden bir elmas kılıç ünvanını alıyor. Hangi ayete itiraz etmişse onun altında muhteşem bir belagat olduğunu gözlerimize gösteriyor.</p>
<p>İkinci missal : İsmi azamdan olan Kuddüsiyetin, kainatı ihatasını ve Kuddüsiyet kanunuyla nasıl bir faaliyet icra ettiğini, o faaliyetin neticesi kainatta, nasıl bir güzellikle tezahür ettiğini anlamaya çalışalım.</p>
<p>Evvela bir temsil verir. O temsil ile Kuddüsiyet faaliyetinin kainat kitabında nasıl icra edildiğini aklımıza takrip eder. Ve kainatın en geniş dairesi olan, semavatın tabakatında Kuddüsiyet faaliyetini birer birer saymağa başlar. Sonra cevv-i semayı, arzın yüzünü sonra denizlerin içini ve yüzünü, sonra nebatatın ve hayvanatın libaslarını, daha sonra hüceyratın ve zerrelerde Kuddüsiyet faaliyetleriyle, durmadan temizlik yapıldığını gözlerimize ve bir kısmını aklımıza gösterir.19</p>
<p>İsm-i Kuddüsten gelen emirlere itaat eden, başta melaikelerdir. O melaikelerin ilhamlarıyla sevk ve idare edilen, tanzifat memurları olan hadsiz hayvanat milletleri ve nebatat ordularıdır. Bu vazifedarların kusursuz sevk ve idaresiyle, yeryüzü parıl parıl parlak temizlenir. Eğer ismi Kuddüsten gelen emirler, ve o emirlere göre itaat eden tanzifat memurları olmasaydı, yer yüzü öyle kirlenecekti ki, zi şuurlar o yüzleri sevmek değil, çirkin kokusundan mevt ve ademe kaçacaklardı. Demek dünyanın büyüklüğü nispetinde temizliğine dikkat ediliyor.</p>
<p>Dünya üzerinde böyle bir temizlik fiilinin yapıldığını, hem fen ehli hem din ehli ikisi de müşahede eder. Fen ehli faaliyetin kendisini, ve silsilelerin nasıl işlediğini, sebeplerini müşahede eder. Ehli din ise, böyle bir faaliyetin hikmetlerini, tesadüfi olamadığını ve daire-i vücub ile münasebetini ispat eder. Aşağıdaki mantık silsilesi ile alemi gaybın arkasında kusurdan münezzeh bir zatın varlığına delil gösterir.</p>
<p>Her bir fiil bir emrin, her bir emir dahi bir amirin vücudunu ispat eder. Mantık kaidesine göre. Alem-i şahadette temizlik faaliyetini yapan bir kartal bir emre göre hareket eder. O emir tebliğ eden bir ilham meleğinin vücudunu ispat eder. Melaikeler kendilerinden bir emir vermediğinden emir veren Allahın iradesini ispat eder.</p>
<p>Fakat hikmetin tanzimi ile, temizlik vazifesini yapan kartal ile yediği gıda arasında şiddetli bir meyil konulmuştur. Ve o hayvan zahirde lezzet ile karnını doyururken hakikatte Kuddüs isminin tanzifat memurluğunu yapmış olur. fakat kendisi böyle kudsi bir hizmet için çalıştırıldığını bilmez. Alemi şahadette bütün nebatat ve hayvanatı buna kıyas edebiliriz.</p>
<p>Buraya kadar olan izahla, Allahın varlığını bir tek Kuddüsiyet faaliyetiyle ispat etti. Sonra bütün kainatı ihata eden, birbirini iktiza ve istilzam eden Kuddüsiyet faaliyetleriyle, ism-i Kuddüs içinde tevhidi ispat etti.20 Bu faaliyeti kitabı kainatta seyir edenler temizlik fiillerinin sayısı kadar deliller ile cenabı hakkın Kuddüs olduğunu tasdik etmek mecburiyetinde kalır.</p>
<p>Üçüncü misal : Yirmi altıncı sözün mukaddemesinde ayeti Kerimeyi tefsir ederken şöyle der. Ayet meali ( her şey vücuda gelmeden evvel ve vücuda geldikten sonra yazılmıştır.)</p>
<p>Bu ferman, Kur&#8217;anın hükümlerinden bir tanesidir. Yani bu cümle ile kainatın Halık-ı Zülcelali bizlere der. Kainat kitabının yaradılışındaki her bir şey, daha vücuda gelmeden ve geldikten sonrada bütün mahiyeti yazılmıştır. Vücuda gelmeden yazılı olduğunun delili ise.</p>
<p>Bütün çekirdekler, tohumlar, yumurtalar ve nutfelerdir. Bu külli kanuna göre hiç bir şey yoktur ki, yaratılmadan evvel bütün mahiyeti çekirdeğinde, tohumunda, yumurtasında, veya nutfesinde yazlı olmasın. Ayet-i Kerimeyi tefsir eden Bediüzzaman hazretleri, yukarıda bayan edildiği gibi, arapça kelime veya kurallara göre, burada ki mana kanaatimce şöyledir demiyor. Bütün mahlukatın mahiyetlerinin yazıldığı tohumlar çekirdekler yumurtalar ve nutfeler, hükm-ü Kur&#8217;aniyeyi tefsir ediyor, sen dahi bak gör diyor.</p>
<p>İşte bu gün fen ilminden olan biyoloji ile sabittir ki, bir zihayat vücuda gelmeden evvel her bir hususiyeti genlerinde yazılıdır. Bunu keşif eden ilim ve fen adamları, parmaklarını ısırarak derler ki, bu kadar küçücük yerde binler cilt kitap kadar bir bilgi depolanmıştır. Ne yazık ki bu bilginin mevcudiyetini inkâr edemeyen ilim ve fen adamları, tesadüfler sonucu burada depolandığına hüküm etmişler. Buna bilim adını vermişler. Akil perdesi arkasında nihayetsiz bir dalalete düşmüşlerdir.</p>
<p>Halbuki bin dört yüz sene evvel nazil olan Kur&#8217;an muciz-ül beyan der ki, bir şeyi vücuda getirmeden onun mahiyetini, evvela çekirdek tohum yumurta ve nutfesinde yazarız da, sonra o teşekkülat programına göre zerratı hikmet ile halk, intizamla sevk ederek o zi hayata vücut giydiririz.</p>
<p>Fen işin sadece nasıl olduğunu inceler. (Enaniyet) dürbünüyle bakarak, çekirdeğin bütün özelliğinin kendine mahsus olduğunu, içindeki programın tesadüflerle oluştuğunu veya camit, kör ve şuursuz zerrelerin tesadüfi hareketleriyle kendi kendine depolandığını iddia eder. Cenab-ı hak ile irtibatını keserek mütalaa eder.</p>
<p>Diyanet ise ( ene ) dürbünüyle aynı şeye bakarak şöyle der. Bir çekirdeğin içindeki programda kusursuz bir intizam ve mizan var. İntizam ise ilmi iktiza eder. Tesadüfü ve şirki reddeder. İlim bir alimin vücudunu istilzam eder. Öyle ise bu kaide-i külliyeye göre çekirdek İlm-i İlahiyeye ayinedir der. İşte bu izaha nazaran fen ilmi ile diyanet bir şeyde içtima etmiş olur. Eğer sadece fen olsa, veya sadece din ile bakılsa ikisi de eksiktir. Öyle ise fen ile diyanet ittifak ile kainatın ayetlerine bakmalıdır. Aşağıdaki mantık kuralı bunu gayet güzel ispat eder.Otuz ikinci sözün ikinci kısmının izahında asla cerh edilemeyecek şöyle bir mantık silsilesinden bahis eder.</p>
<p>“Gayet muntazam ve mükemmel bir eser gayet mükemmel bir programa istinat eder. Gayet mükemmel bir program, mükemmel bir ilme delalet eder. Gayet mükemmel bir ilim mükemmel bir zihne delalet eder. Mükemmel bir zihin ise gayet mükemmel bir kabiliyeti ruhiyeye delalet eder. Demek ruhun manevi güzelliğidir ki ilim vasıtasıyla sanatta tezahür etmiştir.” Son cümleyi biraz açmak lazım gelir.</p>
<p>Sırrı Kayyumiyet bahsinde der. Her bir cemal ve kemal sahibi kendi kemal ve cemalini görmek ve göstermek ister. Her bir hüner sahibi kendi hünerini teşhir ve ilan etmekle nazarı dikkati celbetmek ister. Gizli kalmış her bir hakikat ve mana, meydana çıkmak ve müşterileri celbetmek ister. İşte ruhtaki gizli olan mana, güzellik ve kabiliyetler, ilim vasıtasıyla sanatta tezahür eder. Sonra nazarlara görünür. O mananın sanatta tezahürü için ilim bir vasıta olur.</p>
<p>Mesela bir adamın, ruhunda gizli ve sadece kendisine malum olan mimarlık dehası, ancak eserin vücuduyla başkası tarafından bilinir. Eserin vücuda gelmesi de, illa ilmin, iradenin, kudretin vücudunu iktiza eder.</p>
<p>İlim, irade ve Kudret-i İlahiyenin eşyanın yaradılışındaki taallukuna dokuzuncu lemada şöyle işaret etmiştir.</p>
<p>Birinci kural : İlim teşhis ve ihata eder. Ve ilmin arşı nurdur. Nasıl ki güneşin ziyası mukabilindeki her şeyi birden hem teşhis hem ihata eder. Her bir ferdi bütün hüviyetiyle göstermesi teşhis, umumunu birden göstermesi ihatadır. Aynen öylede ilmi ilahiye bütün mümkünatı hadsiz cihetlerle teşhis ve ihata etmiştir.</p>
<p>Şöyle basit bir misalle meseleyi anlamaya çalışalım. Mesela bir adam anahtar yapar. Yaptığı hiç bir anahtar diğer anahtarlara benzememelidir. Birinciyi yapar fakat ikinciyi birinciye benzetmez. Ona farklı bir özellik teşhis eder. Böylelikle bin anahtar yapar. Bu adam bin birinciyi yapabilmesi için daha evvelki bin tanesini ilminde her özelliğiyle sabit tutmalıdır ki, bir fazlalığı ona benzetmesin. İşte evvelki bin tanesini birden ayine-i ilminde bilmesi ihatadır. Artı, bir anahtarın farkını koyması teşhistir. İnsan ilim sahibi olduğu için bütün fiillerinde bu kanun geçerlidir. Demek ilimsiz teşhis ve ihata olmaz. Öylede Cenab-ı hak sonsuz ilim sahibi olduğu için, bütün imkanat ve ihtimalatı sonsuz cihetlerle kusursuz teşhis ve ihata etmiştir.</p>
<p>İkinci kural : İrade tercih ve tahsis eder. İradenin arşı havadır. Bu kuralın da anlaşılması için bir önceki misal üzerinde tefekküre devam edelim. Bu adam bin bir anahtarın şekil ve suretini vücudunu sadece ilim ayinesinde tutar. Yani bütün farklarıyla bilir. Henüz hiç birini yapmaya karar vermemiştir. Biri dese banim kapının kilidini açmak için bana şöyle bir anahtar yap. O adam, hemen daire-i ilmindeki anahtarlardan birini seçer. İşte bu seçme işini irade yapar. Niçin o anahtarı seçti diye sorulsa, ancak bu anahtar o kapıyı açabilir der. O zaman tercihin sebebi tahsis ettiği kapı kilididir. Demek hadsiz imkanattan birini tercih etmek, iradenin vücudunu gerektirir ve ispat eder. Adam tercihi yaptığı halde henüz anahtar vücuda gelmedi. Fakat iradenin tercihiyle hangi anahtarı yapacağı sabitlendi. İşte eşyanın hakikatı iradi külliyenin o tercihi ile belirlenir ve değişmez bir hüküm alır.</p>
<p>Üçüncü kural : Kudret icad ve ispat eder. Adam kuvvetini kullanarak iradenin tercih ettiği anahtarı yapar vücuda getirir sahibine teslim eder.</p>
<p>Demek en küçük bir şeyin vücudu gelmesi, ilim irade, ve kudreti iktiza ve istilzam eder. Misalimizdeki adamın bu işi kavrayacak ilim, irade ve kuvveti olmasaydı anahtarı icat etmesi imkansızdı.21</p>
<p>Şimdi ( ene )dürbünü ile misali tahlil ederek bakalım. İnsan ene cihetiyle cenabı hakkın ilim, irade ve kudret sıfatlarına ayinedir. Ve kendinde tezahür eden bu küçücük numune misal arızi sıfatlarla böyle bir anahtarı yaptı. Allahın zatı olan sıfatlarının tecellilerini ve şuunatını, kendi mahiyetindeki ölçücüklerle akis ettirdi. Çünkü ilim irade ve kudret bir sıfattır. İnsanın zihni iradesi ve kuvveti o sıfatlara ayinedir.</p>
<p>Bu misalin dürbünüyle kainata bakacak olursak bütün tohumlar, çekirdekler, yumurtalar ve nutfeler içindeki planlar, sonsuz bir ilim ve irade sahibi zatın teşhis ve ihatasıyla, tercih ve tahsisiyle kayıt edilmiştir. Mesela incirin programı bu tercihle çekirdeğine yazılmıştır. Sonra müsait bir zemine atıldığında kudret ilahiye anasırın zerrelerini plana göre sevk eder cismani incir ağacı olur.</p>
<p>Bütün fen ve din adamlarınca, mutlak bir kanunu küllidir ki, ilim, irade, ve kudret olmadan hiç bir şey hiç bir şeye müdahale edemez. Öyle ise bu hadsiz yazılım ve donanım gösteriyor ki, kâinat perdesinin arkasında sonsuz bir ilim irade ve kudret sahibi mevcuttur.</p>
<p>Şimdi bu ayeti Kerimenin hükmünü doğruluğunu ispat açısından bakalım. Tarafsız olan bir bilim insanı olarak düşünelim. İnsanlar o asrı saadette, yani bin dört yüz sene evvel genlerin mahiyetini biliyorlar mıydı ? hayır! peki genlerde böyle bir bilginin saklı olduğunu anlayacak ellerinde bir teknolojileri var mıydı? hayır, öyle ise bu ifade, o zamanda kusursuz bir izah olarak nasıl kullanıldı? Elbette böyle bir sözü o zamanda söylemek insan takatinde yoktur ve olamaz. Bu da gösteriyor ki bu Kitab-ı Mukaddes olan Kur&#8217;an Hz. Muhammed (asm) in kendi sözü değildir. Ancak her şeyi yaradan, ve daha yaratmadan mahiyetini çekirdeğinde yazan bir zatın kelamı olabilir.</p>
<p>Ayetin ikinci kısmı ise, her şey vücuda geldikten sonra yazılıdır. Bu hükmünü ispat eden deliller ise, bütün meyveler ve kalpleri olan çekirdekler tohumlar ve insanın kuvve-i hafızalarıdır. İşte ayetin bu ikinci kısmını dahi, arzın yüzündeki bütün meyveler, kalplerinde bulunan tohumlar, çekirdekler ile hem tefsir ediliyor hem ispat ediliyor.</p>
<p>Çünkü her bir meyve bütün ağacın mahiyetinin hulasasıdır. Süzülmüş neticesidir. Meyvelerin kalplerindeki çekirdek ise ağacın bütün mahiyetinin yazıldığı ve istikbale hazır edildiği, canlı özetidir. İşte bu kanun külliye her şey-e şamildir. Bu faaliyet-i Rabbaniye-yi insan kendi kuvve-i hafızasıyla daha iyi anlıyor. Çünkü kuvve-i hafızamız hayatımızın her safhasının yazıldığı bir sahifedir. Nasıl ki her bir meyvenin tohumu, geçen seneki defter-i amalin neticesidir. İkinci bahar ise, çekirdeğe yazılanların zahire çıktığı mevsimdir. Aynen öylede, insan dahi dünya mevsiminde hangi ameli işlemişse defter- amaline kayıt edildiğine, kuvve-i hafızası birer şahittir. Ta ilerideki haşir meydanında defter-i amali açıldığında ona bir hüccet olsun .Ve defter-i amalinin içinde ne yazılı ise, hafızası dahi onu teyit etsin. Böylelikle her şey vücuda geldikten sonra dahi yazılıdır hükmünün manası tam tezahür edecektir.</p>
<p>Ve kainat kitabı yaratıldığından bu yana, hükmün birinci kısmının bütün tohumlar, çekirdekler, yumurtalar ve nutfeler ile tefsir ediyor. Bütün meyveler ve kalplerindeki tohumlar da ikinci kısmının tefsir eder. İşte bu kanun külli ve düstur umumiyi kavradıktan sonra kainatın çekirdek-i aslisi ve en münevver meyvesi nedir diye sorulduğunda, (levlak levlak) hadis kudsisinin dürbünüyle kainatın dahi çekirdek-i aslisi Nur-u Muhammediye olduğu gibi, en son meyvesi dahi cism-i Muhammediye olduğunu anlarız.22</p>
<p>Hem Risale-i Nurlarda kullanılan kelimelerin bir kısmı kainatın kemalatını ifade eder. Bir Esma-i İlahiyenin faaliyetinin tezahürü için kullanılmıştır. ( mesela ,teavün, tesanüd, teanuk, tecavüp, tedbir, terbiye, idare, intizam, mizan, nizam, cami-iyet, insicam, tanzif, tavzif, tathir tekerrür, tekemmül, tekellüm, tekessür, tekrim, teksif, tekvin, vs. ) bu kelimeler faaliyet-i Rabbaniyeye birer unvandır. Bu ünvanlar için kullanılan kelimeler birer mirsad-i tefekkür olarak düşünülebilir. Yani madem kainat kitabının yazılışındaki faaliyet-i rabbaniye Cenab-ı hakkın zati olan kemal ve cemalinin tezahürü üzerine cereyan eder. Öyle ise bu gibi kelimeler o faaliyetlerin neticesi olarak, kainat kitabında tezahür eden Esma-i İlahiyenin kemalatına bir ünvandır denilir.23</p>
<p>Dördüncü misal: Bismillah bir tek ayet olduğu halde, Kur&#8217;anın bütün surelerinin başlarında tek tek zikir edilmekle yüz on dört kere nazil olmuştur. Buna göre kelamın her bir ayetini okumak isteyen önce bu ayeti okur ve iman eder ki, bütün ayat-ı Kur&#8217;aniye, rahman ve rahim olan Allahın kelamıdır, başkasının böyle bir kelam etmesi muhaldir.</p>
<p>Aynen öylede Bismillah&#8217;ı tefsir eden Bediüzzaman hazretleri, önce intisabın ne olduğunu bir misal ile izah ediyor. Sonra devlete intisap eden bir adamın, ihtiyacı olan bütün kuvveti ve bereketi bizzat yanında taşımadığını, intisap ettiği devletin tarafından taşındığını, bir temsil ile akla yakınlaştırıyor. Bu misalin dürbünüyle kainat kitabına ve içindekilere baktırıyor.</p>
<p>Her bir tohum ve çekirdek lisan haliyle ve manen bismillah der. Yani tohum ve çekirdek kainat perdesi arkasında olan daire-i vücubun sahibi Allahın ilim irade ve kudretine intisap ile, içindeki program olan ağaç vücud-u harici giyiyor, ve alem-i şahadete çıkıyor. Muhalif manasıyla, eğer o intisap olmasa, kendi gücüyle ve kendi kuvvetiyle bu harika işlere muvaffak olması muhal olduğunu ispat ediyor.</p>
<p>Sonra bu kaide-i küllinin her bir nebat, ağaç, ve otların harika neticelerinde, her bir bostan, her bir inek, deve, koyun, keçi, gibi mübarek hayvanların ab-ı hayat gibi sütü vermelerinde, dahi şamildir. Sonuç olarak kainatta hiçbir şey kendi gücüyle kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki kainat perdesini arkasında Zat-ı Zülcelalin hadsiz kudret ve iradesine intisapla, harika işlere mazhar oluyor. Bu intisap kuvvetinin mahiyetini bir misalle akla yakınlaştırmaya çalışalım.</p>
<p>Mesela ayine kendi mahiyetindeki Nuru, güneşten alarak başka yere akis ettiriyor. Çünkü kendi mahiyetinde güneş yoktur. Ancak semadaki güneşin mahiyetinden gelen ziyanın, tecellisini akis ettiriyor. Uzaktan ayineye dikkatsiz bir nazarla bakan adam, onu ışığın kaynağı zan ederek yanlış hüküm verir. Ayine ışığın kaynağı zan der. Sonra az bir dikkatle ışığın kaynağına baksa, görecek ki bu cam parçası ziyanın kaynağı olamaz. Ancak semadaki güneş, bütün parlaklıkların kaynağıdır. Bu tefekkürden sonra nazarını semadaki misilsiz güneşe dönecek. İşte Bismillah&#8217;daki intisap dahi böyle bir hakikati ifade için kullanılmıştır.</p>
<p>Aynen öylede ehli felsefe, sebebe baktığında, sebep olmadan bu silsile böyle bir neticeye varmaz diyor. Yani tarla, tohum, su, gübre, güneş, hava, mevsimler, meyvenin vücudu için şarttır. Bu sebepler olmadan neticenin meydana gelmesi imkânsızdır. Bu hüküm zahiren doğrudur. Bu mantık silsilesinin devamlı işlemesi aklı söyle bir yanılgı içine götürüyor. Öyle ise sebep varsa mutlaka netice de vardır. Demekle sebeplerin neticeye tesiri vardır mantığını doğuruyor. Yani iktiran ile illet karışıyor.24</p>
<p>Evvela dikkatsiz bir nazarla ayineye bakan adam gibi nazar ediyor. Nasıl ayineye dikkatle bakan adam, ışığın kaynağının ayinenin kendisinin olmadığını anlıyorsa. Bu sebeplere dikkatle bakan adam, hiç bir esbabın ilim, irade, kudret gibi sıfatlarının olmadığını anlayacak ve bunları kullanan bir müsebbib-ül esbabın varlığını aklı ile görecektir. Çünkü akıl esbap ile müsebbebat ortasında yaratanı görür. İşte diyanet bu nazarı varmakla o fen ehlini yanlış bir karardan uyandırıyor. Ta sebepleri kullanan bir yaratıcıyı hatırlatıyor. Buradan da görülüyor ki fen ilimle beraber kol kola yürümeli.</p>
<p>Beşinci misal: Tabiat risalesinin başındaki ayeti tefsir ederken yine aynı üslubu kullanıyor. Ayet-i Kerime istifham manasıyla soruyor, semavat ve arzın fatırı hakkında hala şüphe mi edersiniz ? doğru cevap reddir. Yani hayır ve asla şüphe etmeyiz. Şimdi akıl şüphe ile soruyor ! fatır-ı zülcelal hakkında neden şüphe etmeyelim ? Ayeti Kerime zımni olarak o zatın varlığını ve birliğini gösteren semavatta ve arzdaki hadsiz delilleri nazara veriyor. İşte bütün bu deliller ispat ediyor ki Halık-ı Zülcelal hakkında asla şüphe etmeyiz.</p>
<p>Tabiat risalesi, aklımızı şüpheye götüren şeyleri üç kısma ayırır.</p>
<p>Birincisi : Kainattaki sebeper,</p>
<p>Ikincisi : Kainat kitabının yazılışında kullanılan zerreler</p>
<p>Üçüncüsü : Kainatın mevcutatının sevk ve idaresindeki cari olan anunlardır.</p>
<p>Madem bu üç şey insanın aklını şüpheye götüren yolardır. Ehli iman dahi bilmeyerek bunu kullanıyorlar. Herkes bu meseleden az veya çok etkileniyor. Hatta Müslümanlar bile bu meselede tereddüde düşmüşler çokları da imanlarını kayıp etmişler. Hem bu üç kelime üç inkar felsefesinin temel düsturlarıdır. Hem bu zamana kadar bu felsefenin etbaları bir beldede bir kaç kişi iken bu zamanda birden bire inkişaf ederek bir cemaat ve cemiyet şeklini almıştır. Her insan ister istemez bundan muzdarip olmuştur.</p>
<p>İşte sevğili üstadımız Bediüzzaman hazretleri tabiat risalesinin izahında, kainat kitabının yazılışında kullanılan bu üş şeyin ( sebepler, zerrat, ve kanunların, ) hakiki tesir sahibi olmadığını, mahiyetlerinin kör, sağır, şuursuz, camit, cahil, mütecaviz, karmakarışık şeyler olduğunu, kati ve kesin ispat ediyor. Hem hiç bir şeyi, yoktan varlık alemine çıkaracak sonsuz bir ilim, irade ve kudret sıfatlarına sahip olmadığını kati ve kesin tespit ediyor. Böylelikle aklımızın gideceği bütün şüphe yollarını bir daha açılmayacak şekilde kapatıyor. Kim arzu ederse tabiat risalesine baksın.</p>
<p>Risale-i Nura dikkatle bakanlar baştan sonuna kadar böyle bir sistemin varlığını göreceklerdir. Onun için Risale-i Nur tefsiri arapça kelime ve gramer kurallarının şerhi düsturu ile yazılan bir tefsir değildir. Tamamen farklı bir üslup ile Kur&#8217;anın üçte bir ayetinin bilhassa imanın esaslarına bakan ayetlerin akli, mantıki, ilmi ve kainattaki fenni delillerini göstererek yazılan harika bir tefsirdir. Bütün Risale-i Nur eserlerinde bu üslup kullanılmıştır. Onun için bu asrımızın bütün manevi ve iman-i hastalıklarına bir ilaçtır.</p>
<p>Risale-i nurlardan aldığımız derse nazaran mukaddeme de beyan edilen, “risale-i nurlar eğitim müesseselerimizde ilave ders olarak okutulması” ne kadar anlamlı ve gerekli olduğuna, kanaat verecek bir malumat verebildiğimizi düşünüyoruz. Çok daha geniş malumatları aslından öğrenmek isteyenler risale-i nur külliyatından istifade edebilirler. Bizler her zaman tefekkür ve anlayışlarına yardımcı olmayı kendimize bir vazife olarak kabul ediyoruz.</p>
<p>Eğer denilse biz eski medrese usulü ile arapca ilmini tahsil ederek bu hakikatlere ulaşabilir miyiz? Böyle yapsak hem Kur&#8217;an ile doğrudan doğruya muhatap olmuş oluruz?</p>
<p>Elcevap: Bir insan eski usul medrese tahsili ile Kur&#8217;anın hakikat ilmine ulaşabilmesi için aralıksız on beş sen kadar vasıta ilimleri denilen ulum-u aliyeyi tahsil etmeli. Sonra o ayet hakkında ehli ilmin hükümlerini öğrenmeli, daha sonra o ayet hakkında sebep-i nüzul ile beraber hadisleri bilmelidir. Böyle bir tahsil için en az otuz kırk sene gibi uzun bir tedrisat hayatına ihtiyaç vardır. Bununla beraber rivay-i eya dirayi olarak bir tefsir yazabilir. Ve Kur&#8217;anın hakikat ilminden kendi fehmi kadar istifade edebilir.</p>
<p>Halbuki asrının vazifeli müceddidi olan zat, sadece kendi fehmi ve anlayışı kadar değil, kendi asrında yaşayan bütün insanların medeniyetlerinin, akıllarının kabiliyetlerinin, hayatı içtimayide ki yaşam şartlarının ve teknolojideki terakkiyatından doğan anlayışlarını, doyuracak hakikat derslerini kur&#8217;andan fehm ederek asrının insanlarına getirir.</p>
<p>Hâlbuki bu kadar zamanı buna ayıracak milyonda bir insan çıkabilir. Buna mukabil yukarıda beyan edilen inkârı ulûhiyet fikriyle bizler daha ilk okullarda tanışıyoruz. Bütün tahsil hayatı boyunca inkâr uluhiyet fikri aklımızı daima kemiriyor. İnsanlığın ekserisi hayatlarını fen ilimlerini tahsil ile geçirdiğinden, elbette her an bu inkar fikriyle baş başa kalıyoruz. İşte bunun içindir ki, fen ilmini tahsil edenlerin istifade edeceği, hem dinsizlik fikrini tamamen yok eden bir hakikat olmalı ki, insanlar imanlarını ehli dalaletlerin hücumlardan kurtarsın.</p>
<p>Madem her derdin çaresini Halık-ı Zülcelal ihsan ediyor. Elbette böyle dehşetli bir asırda en kısa, en müstakim, en selametli, en tesirli bir hidayet yolunu beşeriyete ihsan etmek rahmetinin kereminin şanındandır. Madem öyledir böyle kısa selametli emniyetli bir hidayet yoluna lakayt kalmak kar akıl değildir.</p>
<p>Cenabı hak şu Risale-i Nurlardaki hakikatleri aklımıza ilim, kalbimize iman, ruhumuza feyiz, eylesin ve en azami derecede ondan istifade etmek nasib eylesin. Bizleri Risale-i Nurun şahsı maneviyesine dahil olanlardan ve Risale-i Nur talebesi sınıfına dahil eylesin. Amin. Ve bu kadar hakikatli iman derslerinin, bizlerden istediği tam ve halis bir sadakat, daimi sarsılmaz bir sebat bizlere nasip eylesin. Bu hakikat imaniye derslerini bütün alem-i İslama ve beşeriyete bir an önce neşir ve talim eylesin. Bizleri de onlardan en azami derecede nasiplendirsin İnşaallah. Amin. Amin. Amin.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/egitimler-risale-i-nurlarla-neden-desteklenmeli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Online Risale-i Nur Külliyatı</title>
		<link>http://thisissunnah.com/online-risale-i-nur-kulliyati/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/online-risale-i-nur-kulliyati/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Nov 2011 22:55:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AbdulBaki</dc:creator>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Online Risale-i Nur]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/?p=446</guid>
		<description><![CDATA[Risale-i Nur, Kur&#8217;an-ı Mu&#8217;ciz-ül Beyan&#8217;ın bu asırda bir mu&#8217;cize-i maneviyesi olan yüksek ve parlak bir tefsiridir. Herkesin hatatında bir kere olsun okuması ve Kur&#8217;anı günümüze göre mantıki ve kalplere en guzel neşh eden asrın kitablarıdır. Risale-i Nur kitabları internetten okuyunuz: &#160;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Risale-i Nur, Kur&#8217;an-ı Mu&#8217;ciz-ül Beyan&#8217;ın bu asırda bir mu&#8217;cize-i maneviyesi olan yüksek ve parlak bir tefsiridir. Herkesin hatatında bir kere olsun okuması ve Kur&#8217;anı günümüze göre mantıki ve kalplere en guzel neşh eden asrın kitablarıdır.</p>
<p>Risale-i Nur kitabları internetten okuyunuz:</p>
<p><iframe src="http://www.nurunsozu.com/RisaleiNurWeb.aspx" height="650" width="100%" frameborder="0"></iframe></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/online-risale-i-nur-kulliyati/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Konferans</title>
		<link>http://thisissunnah.com/konferans/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/konferans/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 06 Nov 2011 00:49:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AbdulBaki</dc:creator>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Online Risale-i Nur]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/konferans/</guid>
		<description><![CDATA[Teşrin-i sânî 1950&#8242;de Ankara Üniversitesi&#8217;nde, profesör ve meb&#8217;uslarımız ve Pakistan&#8217;lı misafirlerimiz ve muhtelif fakülte talebelerinin huzurunda, Fakülte Mescidinde gece yarısına kadar devam eden bir mecliste verilen ve büyük bir alâka ve ehemmiyetle dinlenmiş olan bir konferanstır. #748 ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠَّﻪِ ﺭَﺏِّ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤِﻴﻦَ ﻭَ ﺍﻟﺼَّﻼَﺓُ ﻭَ ﺍﻟﺴَّﻼَﻡُ ﻋَﻠَﻰ ﺳَﻴِّﺪِﻧَﺎ ﻣُﺤَﻤَّﺪٍ ﻭَ ﻋَﻠَﻰ ﺁﻟِﻪِ [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Teşrin-i sânî 1950&#8242;de Ankara Üniversitesi&#8217;nde, profesör ve meb&#8217;uslarımız ve Pakistan&#8217;lı misafirlerimiz ve muhtelif fakülte talebelerinin huzurunda, Fakülte Mescidinde gece yarısına kadar devam eden bir mecliste verilen ve büyük bir alâka ve ehemmiyetle dinlenmiş olan bir konferanstır.<br />
#748<br />
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ<br />
ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠَّﻪِ ﺭَﺏِّ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤِﻴﻦَ ﻭَ ﺍﻟﺼَّﻼَﺓُ ﻭَ ﺍﻟﺴَّﻼَﻡُ ﻋَﻠَﻰ ﺳَﻴِّﺪِﻧَﺎ ﻣُﺤَﻤَّﺪٍ ﻭَ ﻋَﻠَﻰ ﺁﻟِﻪِ ﻭَ ﺻَﺤْﺒِﻪِ<br />
ﺍَﺟْﻤَﻌِﻴﻦَ   İman ve İslâmiyet âb-ı hayatına susamış kıymetli kardeşlerim!<br />
Evvelâ: İtiraf edeyim ki, bu konferansın verildiği kürsüde bulunmuş olmak itibariyle sizlerden farkım yoktur. Sizin bir kardeşinizim. Hem bu konferans, benim çok muhtaç olduğum gayet nâfi&#8217; bir dersimdir. Muhatab, kendimdir. Dersimi müzakere nev&#8217;inden, siz mübarek kardeşlerime okuyacağım. Kusurlar bendendir. Kemal ve güzellikler, istifade ettiğim Risale-i Nur eserlerine aittir. Bir mani başımıza gelmezse, haftada bir defa olarak devam edeceğimiz dinî mani başımıza gelmezse, haftada bir defa olarak devam edeceğimiz dinî konferanslardan, bugün birincisi imana dairdir. Çünki Bedîüzzaman Said Nursî&#8217;nin Birinci Millet Meclisinde beyan ettiği gibi, &#8220;Kâinatta en yüksek hakikat imandır, imandan sonra namazdır.&#8221; Bunun için biz de konferansımızın Kur&#8217;an, İman, Peygamberimiz Resul-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) Efendimiz hakkında olmasını münasib gördük. İkincisi de inşâallah namaz ve ibadete ait olacaktır.<br />
Bu mevzuları bize ders verecek bir eser aradık. Nihayet bu hayatî ve ebedî ihtiyacımızı, asrımızın fehmine uygun ve ikna edici bir tarzda ders veren ve yarım asra yakındır, büyük bir itimad ve emniyete mazhar olmakla en muteber dinî bir eser olan &#8220;Risale-i Nur&#8221;u intihab ettik. Şimdi, ilk konferansımızın niçin iman mevzuunda olduğunu izah ile, bu eser ve müellifi hakkında gayet kısa olarak malûmat vereceğiz. Şöyle ki:</p>
<p>#749<br />
Bu asırda din ve İslâmiyet düşmanları, evvelâ imanın esaslarını zayıflatmak ve yıkmak plânını, proğramlarının birinci maddesine koymuşlardır. Hususan bu yirmibeş sene içinde, tarihte görülmemiş bir halde münafıkane ve çeşit çeşit maskeler altında imanın erkânına yapılan sû&#8217;-i kasdlar pek dehşetli olmuştur, çok yıkıcı şekiller tatbik edilmiştir.<br />
Halbuki imanın rükünlerinden birisinde hasıl olacak bir şübhe veya inkâr, dinin teferruatında yapılan lâkaydlıktan pek çok defa daha felâketli ve zararlıdır. Bunun içindir ki; şimdi en mühim iş, taklidî imanı tahkikî imana çevirerek imanı kuvvetlendirmektir, imanı takviye etmektir, imanı kurtarmaktır. Herşeyden ziyade imanın esasatıyla meşgul olmak kat&#8217;î bir zaruret ve mübrem bir ihtiyaç, hattâ mecburiyet haline gelmiştir. Bu, Türkiye&#8217;de böyle olduğu gibi; umum İslâm dünyasında da böyledir.</p>
<p>Evet, temelleri yıpratılmış bir binanın odalarını tamir ve tezyine çalışmak, o binanın yıkılmaması için ne derece bir faide temin edebilir? Köklerinin çürütülmesine çabalanan bir ağacın kurumaması için, dal ve yapraklarını ilâçlayarak tedbir almaya çalışmak, o ağacın hayatına bir faide verebilir mi?..<br />
İnsan, saray gibi bir binadır; temelleri, erkân-ı imaniyedir. İnsan, bir şeceredir; kökü esasat-ı imaniyedir. İmanın rükünlerinden en mühimmi, İman-ı Billah&#8217;tır; Allah&#8217;a imandır. Sonra Nübüvvet ve Haşir&#8217;dir. Bunun için, bir insanın en başta elde etmeye çalıştığı ilim; iman ilmidir. İlimlerin esası, ilimlerin şahı ve padişahı; iman ilmidir.</p>
<p>İman, yalnız icmalî bir tasdikten ibaret değildir. İmanın çok mertebeleri vardır. Taklidî bir iman, hususan bu zamandaki dalalet, sapkınlık fırtınaları karşısında çabuk söner. Tahkikî iman ise sarsılmaz, sönmez bir kuvvettir. Tahkikî imanı elde eden bir kimsenin, iman ve İslâmiyeti dehşetli dinsizlik kasırgalarına da maruz kalsa, o kasırgalar bu iman kuvveti karşısında tesirsiz kalmaya mahkûmdur. Tahkikî imanı kazanan bir kimseyi, en dinsiz feylesoflar dahi, bir vesvese veya şübheye düşürtemez.<br />
İşte bu hakikatlara binaen, biz de tahkikî imanı ders vererek, imanı kuvvetlendirip insanı ebedî saadet ve selâmete götürecek Kur&#8217;an ve iman hakikatlarını câmi&#8217; bir eseri, sebat ve devam ve dikkatle okumayı kat&#8217;iyyetle lâzım ve elzem gördük. Aksi takdirde, bu zamanda dünyevî ve uhrevî dehşetli musibetler içine düşmek, şübhe götürmez bir hakikat<br />
#750<br />
halindedir. Bunun için yegâne kurtuluş çaremiz, Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;in imanî âyetlerini ve bu asra bakan âyet-i kerimelerini tefsir eden yüksek bir Kur&#8217;an tefsirine sarılmaktır.<br />
Şimdi, &#8220;Böyle bir eser, bu asırda var mıdır?&#8221; diye bir sualin içinizde hasıl olduğu; nuranî bir heyecanı ifade eden sîmalarınızdan anlaşılmaktadır.<br />
Evet, bu çeşit ihtiyacımızı tam karşılayacak olan bir eseri bulmak için çok dikkat ve itina ile aradık. Nihayet, hem Türk gençliğine, hem umum Müslümanlara ve beşeriyete Kur&#8217;anî bir rehber ve bir mürşid-i ekmel olacak bir eserin Bedîüzzaman Said Nursî&#8217;nin Risale-i Nur eserleri olduğu kanaatına vardık. Bizimle beraber, bu hakikata Risale-i Nur&#8217;la imanını kurtaran yüzbinlerle kimseler de şahiddir.<br />
Evet, yirminci asırda küllî ve umumî bir rehberlik vazifesini görecek Kur&#8217;anî bir eserin müellifinin, şu hususiyetleri haiz olmasını esas ittihaz ettik. Bu hâsiyetlerin de tamamıyla Risale-i Nur&#8217;da ve müellifi Bedîüzzaman Said Nursî&#8217;de mevcud olduğunu gördük.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/konferans/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>The best talk (speech) is Allah&#8217;s Book &#8216;Quran)</title>
		<link>http://thisissunnah.com/the-best-talk-speech-is-allahs-book-quran/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/the-best-talk-speech-is-allahs-book-quran/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 Aug 2010 12:42:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AbdulBaki</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hadith/Verse of the Day]]></category>
		<category><![CDATA[Sunnah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/the-best-talk-speech-is-allahs-book-quran/</guid>
		<description><![CDATA[Narrated &#8216;Abdullah: The best talk (speech) is Allah&#8217;s Book &#8216;Quran), and the best way is the way of Muhammad, and the worst matters are the heresies (those new things which are introduced into the religion); and whatever you have been promised will surely come to pass, and you cannot escape (it). Hadith(Sahih Bukhari) Volume 9, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Narrated &#8216;Abdullah:<br />
 The best talk (speech) is Allah&#8217;s Book &#8216;Quran), and the best way is the  way of Muhammad, and the worst matters are the heresies (those new  things which are introduced into the religion); and whatever you have  been promised will surely come to pass, and you cannot escape (it).</p>
<p>Hadith(Sahih Bukhari) Volume 9, Book 92, Number 382</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/the-best-talk-speech-is-allahs-book-quran/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sounds in Nature and Journey to the Beginning</title>
		<link>http://thisissunnah.com/sounds-in-nature-and-journey-to-the-beginning/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/sounds-in-nature-and-journey-to-the-beginning/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Aug 2010 13:46:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AbdulBaki</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sunnah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/?p=332</guid>
		<description><![CDATA[If we seek solace and peace in the sounds of nature and in our houses of worship, what happens to us the rest of the time when we are bombarded by sound at every turn? It seems like no matter where we are these days, it is impossible to escape the sound of traffic, sirens, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span class="KONURENK"><br />
If we seek solace and peace in the sounds of nature and in our houses of worship, what happens to us the rest of the time when we are bombarded by sound at every turn? It seems like no matter where we are these days, it is impossible to escape the sound of traffic, sirens, the phone ringing… just the din of everyday life, which has become louder and more pervasive than ever. How is this new world of ceaseless sound affecting our bodies and our minds? </p>
<p>We invite you to embark on a journey with us to explore some fascinating perspectives that shed a light on our relationship with sound and music. <br />
Dr. Jeffrey Thompson, the Founder and Director of the Center for Neuroacoustic Research in California (www.neuroacoustic.com), is recognized as a worldwide expert in the field of acoustic pacing frequencies that are incorporated into musical sound tracks. A consummate musician and composer in his own right, he has established a method for using modulated sound-pulses that change states of consciousness for optimal “Mind-Body” healing. Dr. Thompson believes that the sounds in nature resonate with us because they take us back to the beginning of our journey and our primary senses.</p>
<p><b>Matter&amp;Beyond: </b> Why are sound and music so central for us, both culturally and personally? <br />
I don’t think I’ve found a single culture on earth which at some point hasn’t used sound as a prominent technique in healing, in religious rites, or as a means of attaining a change of consciousness in one way or another. I think the tradition probably dates back to the first use of sound as a soothing or healing means for mothers; that is lullabies for babies.</p>
<p><b>M&amp;B: </b> Is this our earliest experience with sound? Is this what you call primordial sounds? <br />
If you go back to before the lullabies, we’re talking about womb experiences and it’s one of the primal things we all share; this is what I call primordial sounds. Certain type of sounds have the same influence on anyone who hears it, no matter what age you are, what sex you are, what culture you were brought up in, what language you speak; womb sounds fit that criteria.</p>
<p><b>M&amp;B: </b> Why is it sound, but not the vision?<br />
Because at 16 weeks, when the fetus is very small, the nervous system is developed enough that all the senses are functioning; however it is dark, so the eyes aren’t working, no information is being received and the nose and the mouth are filled with fluids, so there is no tasting or smelling, but sound travels through water five times better than it does through air; therefore the ears are working but amplified by five times, and the largest sense organ we have, the skin, is a huge sense organ for vibrations. Thus, we’re experiencing vibration and sound for nine months in the womb and that sound environment is a very specific type of environment; the amniotic fluid sounds, the watery bubbly sounds, the mother’s heartbeat through the placental artery, respiratory sounds from the diaphragm, noises of the internal organ; it’s a rich complex, three-dimensional sound environment that is exactly the same for everyone of us; we all experienced this in the same way. </p>
<p><b>M&amp;B: </b> How does the fetus perceive this sound?<br />
Remember the fetus is small and the ear is small; the eardrum is extremely small. If the eardrum was blown up to the size of my eardrum and the mother’s heart was blown up in proportion it would fill this room. So what kind of sound would such a heart make? It wouldn’t be the sound that you would expect it to be listening to the adult’s heart with a stethoscope from the outside; it would be a very large, slow sound, a large thumping sound. </p>
<p><b>M&amp;B: </b> How is this related to the use of sound in therapy or for relaxation?<br />
Most of us who have gone on vacations and have explored nature feel a peaceful, beautiful return to nature; why?<br />
Because if you take the sounds of the amniotic fluid and you slow those sounds down, they sound a lot like the ocean. The size of the sound waves compared to the eardrum would make these watery sounds sound like they have also slowed down. So many of the watery sounds in the womb sound like other sounds that we can hear later in nature. This can spark a similar kind of primordial recognition which is beyond the control of the rational thinking mind. </p>
<p>So when we build up these kinds of sounds on a soundtrack you can then push the button and the body will automatically go back to what it felt like to have a natural experience; when we combine the sounds of nature with music this makes a relaxation tape. So I would say that the sounds of nature provide secondary primordial sounds, as not all of us would have heard the same natural sounds in our lives. </p>
<p>The idea is to extend the power of the primordial recognizable components of sound in order to create a physical response. The technique is to connect with a primal recognition at a subconscious level; this will tap into experiences that you have had in the womb and at other times. </p>
<p><b>M&amp;B: </b> You not only use sound for relaxation, but also in order to combat stress. Could you please talk about this?<br />
When a person has a fight-or-flight response, a stress response, we know very precisely what happens physiologically. The very first thing, the most sensitive organ, to respond to stress is the heart and thus when we look at the heart waves we can gain important information.</p>
<p><b>M&amp;B: </b> Why the heart and not the brain?<br />
The reason for this is that the heart is the perfect system in the nervous system; it is called the autonomic nervous system or the automatic functioning nervous system; it knows how to organize and control my organs and glands and body chemistry and perform biomechanics that I’m not aware of and can’t control. </p>
<p>My rational-thinking brain can control physical body movements and thinking processes, but there’s another section that controls the automatic functioning of how my body runs. There is another control of this autonomic nervous system, which has two large branches of nerves that innervate all the organs and glands; these two branches of the nerves are the sympathetic and the parasympathetic nervous system. </p>
<p>While the sympathetic nervous system switches on, the parasympathetic switches off and mobilizes energy from the higher brain centers, from my digestive system, from my elimination system and from my immune system, it pulls that energy into my muscles to fight for my life. </p>
<p>This is when the brain freezes when you take an exam. You’re frightened about the exam; it is your final exam and you’re frightened that you’re not going to pass it or that you’re not going to do well. That fright causes the sympathetic system to switch on and drain the energy out of your brain; this is a self-fulfilling prophecy. You don’t have a brain left, because all the energy has gone to your muscles. At the moment the sympathetic system switches on, it mobilizes the pituitary which signals the adrenal glands; these fires adrenaline, the adrenaline starts the heart and the respiration and a number of other things. At the same time it suppresses the pancreas and lets loose extra glucose so you can fight for your life more and so what you end up with is the very first thing that happens.</p>
<p><b>M&amp;B: </b> What is the normal stress response and how do we return to a normal state?<br />
When a person is required to carry out special tasks, like running or fighting for one’s life, then the sympathetic nervous system has to switch on, mobilize the energy from various places and send it to my muscles. If I am injured, but I survive and win, then the parasympathetic system is going to switch on and build up; that energy will be sent to my immune system, healing centers and recuperation areas for my muscles; when this is finished these are basically switched off, because we don’t need this energy anymore. This is certainly the normal way of functioning. </p>
<p>Thus, there are certain normal ways in which the body should function when a person is okay and normal. When the patient comes in and lies down on their back we hook them up and look at what’s happening in the autonomic nervous system. Normally when you lay down for three to five minutes your system should relax. Gravity isn’t affecting you, your heart doesn’t have to do extra work to pump the blood up to your brain; as a result the muscles relax and the sympathetic system and parasympathetic nervous systems should be at a level playing field. Now they can conserve their energy and this state of balance in the autonomic nervous system is known as homeostasis. The best state of health you can have is in homeostasis, where you’re not using energy in an unnecessary way. Homeo means unity, one, within my body, while stasis is a perfect state of rest.</p>
<p><b>M&amp;B: </b> What are the results of your studies to date? How many of us return back to homeostasis in three to five minutes?<br />
Clinically what I see is maybe two patients with a normal response; I’ve been checking every patient with the real time heart rate variability system now for 7 years. This means thousands of patients; in all of that time I have seen one, maybe two patients with a normal response.  I hook the patient up, and see what the response is. Most people’s response is abnormal; what this abnormality says is that after five minutes they have not attained a balance, and they have a good strong, healthy, dominant sympathetic stress response which never stops. </p>
<p><b>M&amp;B: </b> What do you think is the reason for this?<br />
This state is constant because of the artificial, extremely stressful world that we have artificially created for ourselves. It wasn’t supposed to be like this; you are supposed to wake up in the morning and grab your spear and go catch a rabbit and that’s your workday; when you get there and you see that rabbit the sympathetic system turns on and the heart rates increase, the same thing happens with the rabbit, and it’s all going to be over in a couple of minutes. You’re going to catch the rabbit or he’s going to get away and then everything goes back, the clutch pushes in. Let’s say you get the rabbit, and the clutch pushes in; everything is fine and you are going to go home. Now you hear a growl behind you and there’s a saber tooth tiger looking at you, thinking about dinner; now the sympathetic system switches on, the heart rate is up, and you are running and he is running. It is all going to be over in a couple of minutes and either you are going to get away or you’re not. </p>
<p>But what I’m talking about here is that the nervous system, at its core, and its stress response are both designed for a sprint and not a marathon; but what we have had in the twenty-first century and throughout the twentieth century is a marathon of stress; but these are the kind of stresses that we can’t see, i.e. invisible stresses. They’re electromagnetic frequencies; the walls in this room, television channel frequencies, military frequencies, microwave frequencies, air pollution, food pollution and traffic jams when going to work to a job that doesn’t pay enough money for a boss who has the emotional development of a three-year old are all problems for us. The stress goes and then it’s back again; it’s time to get dinner for the kids and watching 7:00 news. This doesn’t stop; the nervous system’s solution to surviving this is to invent a mechanism of merely stepping on the gas, switching on the emergency sympathetic system on and bulldozing your way through the stress for the rest of your life with great momentum; but at nighttime, when it’s time to go to bed the nervous system doesn’t want to let go of this momentum that it has built up to get through the day. </p>
<p><b>M&amp;B: </b> And this has devastating effects on our health?<br />
You can’t keep running in high gear for the rest of your life without some horrible consequences; the body’s not designed for it. You can only do this for a few decades before your heart or your brain blows up, the two biggest killers in Western society are heart attacks and strokes &ndash; there is also high blood pressure and diabetes. But what can we expect if our sympathetic nervous system is all the time working, which means by definition that our heart pressure is up and the pancreas is suppressed, so there is extra glucose being sent out? So people who don’t have the constitution to handle the stress blow a fuse; they have no way to handle the stress and as a result they have immune system problems, digestive problems, and problems that come from that colon cancer, irritable bowel syndrome, autoimmune diseases, allergies. </p>
<p><b>M&amp;B: </b> You are using sound in order to help people return to their normal healthy state. How does this work?<br />
I’ve come up with a way to use sound to force the autonomic nervous system to push in the clutch, removing us from a place of high stress from which you can leave by using sound; we do this by using the heart-rate variability to see how bad the heart rate is and then explore various precisely tuned sound frequencies which will actually force the nervous system to push in the clutch. There will be a very specific tone for every person; this is like a glass vibrating if I sing the right note. An opera singer can sing the right note to make the glass vibrate. Well, now let’s imagine that your autonomic nervous system is the glass and we’re going to explore various sound frequencies that are very precisely tuned to find out which one affects your autonomic nervous system function; when we find it the response will be like pushing in the clutch and sending it into a state of relaxation. So we hit the right note and we get the response; this is what I’ve been looking for. Now we can see this phenomenon clinically. Once we’ve got the tone that’s associated with the pushing in of the clutch of the autonomic nervous system we can use that therapeutically through a specially designed sound table that I have made; this consists of low-frequency sound components which drive the low frequencies right into your cells via headphones. This relaxation mode is introduced to your nervous system over an extended period of time. We can burn this sound onto a CD and you can take it home and work with it at home on your stereo; it is like an internal training program. Every time your nervous system pushes in the clutch, the ability to push in the clutch grows, just like working a muscle in a gym. </p>
<p>This is a kind of high-tech stress reduction training program for the nervous system with sound. This is one of the three components I mentioned earlier; there are three parallel processes using sound for healing. This one is the idea of using the physical resonance to cause an effect on the nervous system to relax people.</p>
<p><b>M&amp;B: </b> This is what is called a sound table, right?<br />
Yes, the sound table I needed had to have specific requirements, which is why I had to make my own to attain the exact clinical results I wanted. The power in the table actually delivered more power to your body than I wanted to be delivered. Therefore, I had to be able to have the sound that was coming from the table split into the right and left speakers, but none of those that were available on the market could do that. So I had to have it specially designed. As a composer, musician and audio engineer I was able to design the sounding board of that table and the transducers so that a lot of free sound could be delivered and spread out, therefore it is much more effective and delivers the sound to your body via headphones. Thus there is a lot going on in that table that you cannot see and this is what makes it work properly. </p>
<p><em>Interview conducted by Mustafa Tabanli for Ebru TV for the Emmy Award winning television series Matter and Beyond. For more information and the full episodes visit http://www.ebru.tv</em><br />
</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/sounds-in-nature-and-journey-to-the-beginning/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>The Inner Dimension of Existence &#8211;  M. Fethullah GULEN</title>
		<link>http://thisissunnah.com/the-inner-dimension-of-existence-m-fethullah-gulen/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/the-inner-dimension-of-existence-m-fethullah-gulen/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Aug 2010 17:03:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Baki</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sunnah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/?p=315</guid>
		<description><![CDATA[The inner dimension of existence, for those who are open to it, is never a fantasy, a dream, an illusion or a delirium, but instead a phenomenon and an inner system. It seems feasible only through such an inner dimension that the satisfactory explanation of our existence, the secret of our life, the reason of [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span class="KONURENK"><br />
The inner dimension of existence, for those who are open to it, is never a fantasy, a dream, an illusion or a delirium, but instead a phenomenon and an inner system. It seems feasible only through such an inner dimension that the satisfactory explanation of our existence, the secret of our life, the reason of our creation, manifestation of our desires directed towards eternity and our thoughts related to all these points become plausible and acceptable and that our groundless fears and worries melt away. The inner dimension is the path of concise faith, the spiral of light which conveys divine knowledge  to the pinnacles, the heavenly steed of love and ardent desire, and the call of heavenly attraction. Each believer’s view of the universe, the provisions of each soul en route to attaining this knowledge, each lover’s inner dynamism, and each person of truth’s inextinguishable zeal are always nourished from the expansive pool of that dimension. Souls and hearts that liberate their roots to such a source form such a metaphysical poetry with the emotions and thoughts that overflow from within, thanks to it, every single thing from microcosm to macrocosm coalesces in a lucid order and turns practically into a proper sentence with each word in its best place.</span></p>
<p>Just like it is unimaginable to be in love with anything without considering its reasons and motives, it is unlikely that everyone is receptive of inner dimension at all times. Some are born as receptive while some keep on developing this aptitude of theirs for a whole lifetime, then subsequent to a certain term, they attain a capacity large enough for encompassing space and time in their entirety. Such individuals lead their lives in an appetite for inner meaning and metaphysical profundity on an infinite scale and throughout the path they live as if their hunger is insatiable. Many others obtain material and corporeal phenomena to achieve fulfillment but time and again grow weary as this often turns into routine. However the ones with their spiritual lives that are transcendent above the boundaries of reality at full speed and with an endless yearning, walk on new paths, stop over at different places, associate each visited place with a wisdom in the real time context and in connection with the past and future stations; in search of divine knowledge, love and spiritual delight, they roam with incessant desire, just like lovers seeking each other, running from one horizon to another.</p>
<p>The created’s relationship of intense, ecstatic love and yearning with the Creator is for mortal and ephemeral beings the horizon of metamorphosis and becoming immortal by attaining a second existence via their essence. Considering a different perspective, such a relationship is a lover’s stripping of his or her existence and growing radiant and spiritual, thereby melting in the beloved’s existence and submitting altogether to His will. Having reached to such a spiritual culmination, each soul is purified to the extent of decency in the heart, even as it is a mere particle, it reaches a breadth huge enough to encompass the entire creation and becomes “the perfect pattern of creation.”  Such a relationship that commences with belief and develops through divine knowledge, deepening with love and attaining eternity through passion, is a sort of reply we give to what God, the All-Truth, seeks in us. Thanks to such a relationship God’s presence is always felt free from any limitations of quality or quantity in the course of which an infinite bliss flutters about constantly. Except for such a horizon of delight which turns thousands of souls proceeding on the line extending from all prophets and saints, as well as – irrespective of any differences in considerations – such heroes of love like Musset, Pascal, St. Augustine, and Jeans into moths to the flame; a manifest chain of calamities are Pharaoh-like tyranny and vanity, Nimrod-like decadence and deviance, delirium and insanity, lack of vision and utter dejection that befog humanity’s atmosphere of thought, invade their hearts with doldrums, and even turn their lives into a void within a void. Contrary to the former group’s use of this world as a spiral of human perfection and turning celestial, the latter, by indulging in the darkness they bred within their own souls, sentenced themselves to eternal death.</p>
<p>Those who are open to spiritual life from the very beginning or those who have waken up for such a horizon after a surprise favor from God – no matter if their paths at times intersect with murky darkness – lead their lives as one with light and chase light for a whole lifetime. Just in that way, their every distress is the outset of a new expansion and each suffering is the travails of a new birth.</p>
<p>Almost all respites across the globe have always been nurtured by hardships and developed on the bosom of oppressions. Each period of love and enthusiasm has materialized throughout an episodic span of suffering and tribulation. Just like Greek philosophy gained its perfection through love and ordeal in the valleys of reflection and inquisitiveness, the Renaissance movement too developed after nurtured by love of truth and ardor for research. The inner dimension of the cycle of other historical recurrences in the same extent is yet another topic entitled to special consideration&#8230;</p>
<p>In the realm of the faithful, ardor for eternity, love for truth, systematic reflection and inquisitiveness experienced a phase of eruption to an extent out of bounds and either directly or indirectly radiated the world for centuries. How we wished the continuance of such a golden age! How sad it is that time, in consequence of countless reasons and throughout subsequent periods, has revealed unpredictably agonizing interpretations against our favor. In the present era we are in need of superhuman efforts to imbue the flow of time with our own colors. Not only shall we live in utter misery until the time we display such an endeavor, put forward our genuine character and aptitude by means of sufferance and anguish, and crochet our lacework of thought and life in accordance to these; neither does it seem possible to form a moral movement which is nurtured by a unique array of faithful life, art or science. Just like individuals devoid of love and divine knowledge, the nations experiencing the same deficiency are also doomed to collapse and disintegrate.</p>
<p>Individuals or societies, who are sealed against metaphysical thought and without profundity in essence, one day, after losing their entire vital dynamics altogether, get strewn and scattered around just like autumn leaves. In such a condition, cultural movements stagnate, slowly the society, with the young and the old, with its numerous walks of life, grows tired and educational institutions succumb to formalism. Words of thought and learning lose their real essence and context, then as a consequence everything becomes a means of conceit and airs for the administrators of the ill-fated educational institutions. Conversely, in Ancient Greece, across the Islamic world (especially in the fourth century following its advent), and during the Renaissance years in the West, those stunning developments had always sprouted in the condition of countless pangs; were nurtured by the love for truth and passion for divine knowledge; depicted through arts and technology, then were entrusted to history by way of reconciling them with the societies’ spiritual and essential values.</p>
<p>For the last one or two centuries a major part of the world has been experiencing complete loss of sight, severe spiritual infirmity, and arrhythmia in hearts. The condition is such that eyes can see nothing, ears cannot hear a sound, and consciences cannot make their voices heard amidst the din of those who seek everything in material. In such a world science is blind, religion is lame, art is paralyzed, government is incoherent and is caught in the web of oppositions and overthrows. Politics is linked to interests and acclaims, people of science are in pursuit of medals and awards, young generations are light-headed, carefree and in delirium, the mighty are locked in on despotism and tyranny—in the face of all these things the masses moan under misery and humiliation. In such a society there may be many people who read, think, do research, and dream of arts. However, among them only a very few rise against various privations, each making a retreat to the depths of their hearts and strive to explore their spiritual strength. On the other hand, there are innumerable individuals, each of whom follow a different idol and are in vigil of a different expectation; those who are disrespectful to knowledge, insensible for morals, superficial on the passion for truth and extremely unfaithful to upholding their own values. Curious enough, in such a society the ever-despised and disdained popular crowds display through their voices discourses and traits, a more coherent stance than a group of insincere elites whose minds are as disorderly as their hearts and whose emotions are as inconsistent as their thoughts.</p>
<p>Seemingly, we need nothing else but the “hearts of fire” who will deliver us from such an extent of misery and indolence, and make us hear the voices of our own souls. It seems that until the time each of these sincere hearts – by means of erupting streams of lava from their magma-like bosoms – will form everywhere new avenues for our society and channel us towards the horizon of our fortune; we will always suffer from the disadvantages of our indolence. We will undergo stifling anguish around the clock and will never be able to get on our feet again. On these days, as people turn to metaphysics and spiritualism, we wish from God to bestow vigor on our willpower and radiance on our horizons.</p>
<p><span class="KONURENK"><a href="http://www.fountainmagazine.com" target="_blank">by The Fountain Magazine</a></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/the-inner-dimension-of-existence-m-fethullah-gulen/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>There was an Israeli man called Juraij, while he was praying &#8230;</title>
		<link>http://thisissunnah.com/there-was-an-israeli-man-called-juraij-while-he-was-praying/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/there-was-an-israeli-man-called-juraij-while-he-was-praying/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Jan 2010 12:45:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AbdulBaki</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sunnah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/there-was-an-israeli-man-called-juraij-while-he-was-praying/</guid>
		<description><![CDATA[Narrated Abu Huraira: Allah&#8217;s Apostle said, &#8220;There was an Israeli man called Juraij, while he was praying, his mother came and called him, but he did not respond to her call. He said (to himself) whether he should continue the prayer or reply to his mother. She came to him the second time and called [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Narrated Abu Huraira:<br />
 Allah&#8217;s Apostle said, &#8220;There was an Israeli man called Juraij, while he  was praying, his mother came and called him, but he did not respond to  her call. He said (to himself) whether he should continue the prayer or  reply to his mother. She came to him the second time and called him and  said, &#8220;O Allah! Do not let him die until he sees the faces of  prostitutes.&#8221; Juraij used to live in a hermitage. A woman said that she  would entice Juraij, so she went to him and presented herself (for an  evil act) but he refused. She then went to a shepherd and allowed him to  commit an illegal sexual intercourse with her and later she gave birth  to a boy. She alleged that the baby was from Juraij. The people went to  Juraij and broke down his hermitage, pulled him out of it and abused  him. He performed ablution and offered the prayer, then he went to the  male (baby) and asked him; &#8220;O boy! Who is your father?&#8221; The baby replied  that his father was the shepherd. The people said that they would build  for him a hermitage of gold but Juraij asked them to make it of mud  only.&#8221;</p>
<p>Hadith(Sahih Bukhari) Volume 3, Book 43, Number 662</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/there-was-an-israeli-man-called-juraij-while-he-was-praying/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A Jew said to &#8216;Umar&#8217;&#8230;</title>
		<link>http://thisissunnah.com/a-jew-said-to-umar/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/a-jew-said-to-umar/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Jan 2010 12:45:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AbdulBaki</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sunnah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/a-jew-said-to-umar/</guid>
		<description><![CDATA[Narrated Tariq bin Shihab: A Jew said to &#8216;Umar, &#8220;O Chief of the Believers, if this verse: &#8216;This day I have perfected your religion for you, completed My favors upon you, and have chosen for you, Islam as your religion.&#8217; (5.3) had been revealed upon us, we would have taken that day as an &#8216;Id [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Narrated Tariq bin Shihab:<br />
 A Jew said to &#8216;Umar, &#8220;O Chief of the Believers, if this verse: &#8216;This day  I have perfected your religion for you, completed My favors upon you,  and have chosen for you, Islam as your religion.&#8217; (5.3) had been  revealed upon us, we would have taken that day as an &#8216;Id (festival)  day.&#8221; &#8216;Umar said, &#8220;I know definitely on what day this Verse was  revealed; it was revealed on the day of &#8216;Arafat, on a Friday.&#8221;</p>
<p>Volume 9, Book 92, Number 373</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/a-jew-said-to-umar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sources of Shariah Law</title>
		<link>http://thisissunnah.com/the-shariah-law-sources/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/the-shariah-law-sources/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 16 Sep 2009 21:21:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Guides]]></category>
		<category><![CDATA[Sunnah]]></category>
		<category><![CDATA[existence]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.thisissunnah.com/?p=282</guid>
		<description><![CDATA[The sources of the Shariah are those sources from which the laws of the Shariah have been drawn and upon which they have been based.  These are four and they are as follows: The Book (Al-Kitab; The glorious Qur&#8217;an The Holy Traditions(Al-Sunnah): These include the words, sayings and personal deeds of Muhammed (saw) and in [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>The sources of the Shariah are those sources from which the laws of the Shariah have been drawn and upon which they have been based.  These are four and they are as follows:</p>
<ol>
<li>The Book (Al-Kitab; The glorious Qur&#8217;an</li>
<li>The Holy Traditions(Al-Sunnah): These include the words, sayings and personal deeds of Muhammed (saw) and in additon the deeds of others for which he gave his direct approval or indirect approval by remaining silent when observing the acts.</li>
<li>Consensus of the Muslim Community (Al-ijmah al-Ummah: That condition when the comminity of Muhammed (saw) as a whole accept the decisions of the expounders of Islamic law.</li>
<li>Jurisprudence based on analogy (Al-Qiyas al-Fuqahah): Consists of arriving at an established decision based on certain evidence by comparing it with other evidence similar to it with the same cause, reason and wisdom, and based on the Qur&#8217;an, The Al-Sunnah traditions and the Consensus of the Muslim Community. Al ijtihad: Tp exert the utmost effort in deriving a particular law of Shariah from the general evidence of Qur&#8217;an and Hadith.Al-Mujtahid: A highly accomplished scholar of Islam, able to issue a legal decision of Shariah from the Ayahs of the Noble Qur&#8217;an and the Hadiths (holy traditions of Prophet Muhammed (saw) and capable of performing analogy(Al-Qiyas). Becoming a Mujtahid occurs after one has become thoroughly qualified in the qhole Islamic sciences and is also gifted with knowledge given by the Divine Grace of Allah (swt), the most Great, (al-Alim al-Ladun).</li>
</ol>
<h2>Methods of Science and Channels of Information</h2>
<p>These are three and are as follows:</p>
<ol>
<li>Hawass al-Salimah: The five senses, sight, hearing, tasting, touch and smell.</li>
<li>Al-Habar al-Sadiq: Trustworthy news is of two kinds:<br />
a. Reports communicated by the Prophets (as)<br />
b. Tidings communicated by those people unlikely to tell lies</li>
<li>Al-Aql: Intellegence</li>
</ol>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/the-shariah-law-sources/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Spirit of Madina and The Unity of Islam</title>
		<link>http://thisissunnah.com/spirit-of-madina-and-the-unity-of-islam/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/spirit-of-madina-and-the-unity-of-islam/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Sep 2009 01:00:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Sunnah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/?p=252</guid>
		<description><![CDATA[We are today more powerful than yesterday. There is no doubt that in being more powerful tomorrow than today if our unity and union get richer. We never abandon our hope from the Allah’s mercy and never will do. Our union will be the voice of all of the Muslims in the world especially in [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>We are today more powerful than yesterday. There is no doubt that in being more powerful tomorrow than today if our unity and union get richer. We never abandon our hope from the Allah’s mercy and never will do. Our union will be the voice of all of the Muslims in the world especially in the field of decision mechanism.</p>
<p>However, these problems can not be solved by the external interferences. There is no need to try to find out the solutions at the outside. Import formulas can not be the cure of our problems. Because; the external based revolution call can not gain forever legality inside. We have to look for a revolution stems from our roots.</p>
<p>The Union of NGOs of the Islamic World (UNIW) has no relationship with any kind of political faction or power focal and never will be. Also, It will never be the voice of any illegal power. We are the voice of Aceh, Kashmir, Chechen. Moro, Palestine and Baghdad. We are the voice of Syria, Hejaz, Egypt, and Bosnia…<br />
Our civilization is like a sun that can not be put out by blowing and it is a like a morning that can not be a night by closing your eyes. The one who closes his eyes will make night to himself. We must realize especially the one point that our first duty today is the unity and corporation of the Islam. As a result of this consultation in every field. We can never neglect this primary duty for any reason and never postpone. If we believe ourselves, no power can stop us in the way we believe. If we know where we are, no power can confuse us. If we do not let any discord seed to turn green, no power can stop us from seeing the realizations of our dreams.”<br />
The concepts like non-profit organizations, which is newly realized by the people of this century, are not new for us. This civilized society is the legacy to us from Medina and “the happiness century”. The best example for the civilized man is our dear Prophet (ASW) and the best example for the civilized society is the Companions of the Prophet Muhammad. Did not they show us the best examples of self-sacrificing, union and cooperation?” Then he explained the purpose of the union in this way: this union is a platform which will cause to show humans the basics of the civilized life like the” happiness century” by getting power from each other and completing our lacking parts. Unity is the voice of the Islamic world and the unity is our soul and identity.<br />
Existence reason of this unity is again us and our culture.. We have a message for whole world. We will say that observe these incidents that are shaped by the games of society engineers beyond the curtains this time from our perspective. They will the voice of this culture which does not only prohibits killing innocent people but also prohibits killing civil people in the wars. They also need the deepness and the heat of these messages.<br />
Power forces of the understanding of the civilization can not establish the real civil society. Isn’t it clear that if there is no spirit then there are self- seekers and hypocrisies? On the contrary, Sprit of Medina has voluntaries and virtues. It has the will of the Allah. As sprit of Medina develops the hearts, it makes societies happy and peaceful by the help of the voluntary people. We are supposed to show this sprit to world as the representatives of the “happiness century”. The core of the real civil society is this sprit.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/spirit-of-madina-and-the-unity-of-islam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HURMET-I MUSAAHARAH</title>
		<link>http://thisissunnah.com/hurmet-i-musaaharah/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/hurmet-i-musaaharah/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Jun 2009 09:07:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Guides]]></category>
		<category><![CDATA[Sunnah]]></category>
		<category><![CDATA[Turkish]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/?p=256</guid>
		<description><![CDATA[We&#8217;re forbidden to marry four classes of women we&#8217;re related to by &#8216;Sihriyyaf (relatives of our partner which, become our relatives at marriage). These classes, Hurmat-i Musaaharah, are as follows: Mother-in-laws: Regardless of the partners having been in zifaaf or not, the son in law is haram for the brides mother from the moment of [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>We&#8217;re forbidden to marry four classes of women we&#8217;re related to by &#8216;Sihriyyaf (relatives of our partner which, become our relatives at marriage). These classes, Hurmat-i Musaaharah, are as follows: Mother-in-laws: Regardless of the partners having been in zifaaf or not, the son in law is haram for the brides mother from the moment of the nikaah.</p>
<p>Step mothers: The partners having been in zifaaf or not, the wives are haraam for the groom&#8217;s father and grandfather. Step daughters: Daughters and granddaughters of the women from her old partner is again haram. However, for it to be haram, the husband must have been in zifaaf with his wife or have touched her with passion. If on the other hand, the wife passes away or the couple split up before this happens, it is then not haram to do nikah with, (marry) the step-daughter.</p>
<p>Even if it means that the man has been in halvat-i sahiha with his wife. (Halvat-i Sahiha occurs when a man and woman are alone, without the disturbance of a third person and when they are somewhere that no-one else can see them.<br />
Brides (daughter-in-laws/ granddaughter-in-laws): It is haram for a man to marry his son or his grandson&#8217;s wife, (it doesn&#8217;t matter if they&#8217;ve been in zifaaf or not).</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/hurmet-i-musaaharah/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Allah is the Unique God to be Worshipped</title>
		<link>http://thisissunnah.com/allah-is-the-unique-god-to-be-worshipped/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/allah-is-the-unique-god-to-be-worshipped/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2009 21:09:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Guides]]></category>
		<category><![CDATA[Sunnah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/?p=248</guid>
		<description><![CDATA[The person who does not accept and believe in Allah has to accept all the other things as his god and worship them but the one who believes in the owner of the universe and just worships Him, in contrast, is safe from worshipping any other things. Understanding that all the creatures are servants bestowed [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>The person who does not accept and believe in Allah has to accept all the other things as his god and worship them but the one who believes in the owner of the universe and just worships Him, in contrast, is safe from worshipping any other things. Understanding that all the creatures are servants bestowed to him by Allah for His mercy’s sake, he ascends to the position of<br />
The Caliph of the World.</p>
<p>With an example, I want to explain the fact which was stated in the following sentence of the First Word: “Take the name of the Pre-Eternal Ruler and Post-Eternal Lord of this desert!” namely believe in Allah and conform to His orders and restrictions. With this Faith “be saved from begging before the whole universe and trembling before every event”.</p>
<p>If a human does not have faith in Allah and only worship to Him, he has to become a slave and servant of all the creatures. And a beggar before all the creatures he benefits from. As we are Muslim, thanks to Allah, we may not completely understand this fact. However, when we look at those who do not accept Allah and worship Him we will clearly see their condition.<br />
I want to tell my conversation with an Indian merchant about this subject that I made in Ankara in the office of a businessman. This man was graduated from two different universities. With the help of an interpreter, we had the following conversation.<br />
“Could I ask a question to you not to contempt just out of desire to learn?” I asked Him.<br />
“Sure” he said.<br />
“Why do you worship cow?” I asked.<br />
“We worship cow because we benefit from its milk, meat and lots of other products. In exchange for these benefits we should worship them.” he replied.<br />
“We use the products of sheep, too.” I continued.<br />
“We have to worship sheep, no doubt. Even we have to worship the earth and all the creatures on it from the air we breathe to the plants, animals, sun, etc, because we benefit from all of them. In accordance with our benefit we have to worship them.” he explained.<br />
Indeed, he was trying to say: “You go to a market and buy all sorts of products you want and you have to pay for as many products as you buy. In the same way, we came to the divine market which is called the world, and we make use of it and the things in it. Certainly, as a payment we have to worship as much as we benefit from them.”<br />
However, he did not take into account the fact that when buying products in a market we do not pay to products themselves but to the owner of the market. Even though he knew that the market has an owner, he could not think and understand that this Market of Earth has an owner, too.<br />
I gave an example that he could understand.<br />
“We are using this room now. Do you think we prepared the room for ourselves before coming here?” I asked<br />
He said “No.”.<br />
“So, do you think the material and the furniture in the room knew that we would come here and gathered the necessary things and prepared the room for us? And do these materials have the power and consciousness to do this work?” I continued.<br />
“No, never.” he said.<br />
“They are not aware of this work let alone having the necessary consciousness and power to do this work. As we did not prepare this room and the materials in it can not achieve it. So, how this room was provided with furniture and it could be completely suitable for us? This reality means that this room has an owner and was prepared by Him and given to our service. We used the room and its furniture. Shall we thank the room and its furniture or is it essential for us to show our gratitude to the owner who prepared it for us? If we do not recognize, believe in and thank its owner, but thank room and the furniture in it, for our very ingratitude we cannot hope to get such a gift again and we will deserve punishment that the owner will give us as a result of our fault. Just the same as this example, our world is like a room. All the furniture in it is for us to use. We did not prepare this world before coming to world. Since these things are possible to occur just through boundless power, wisdom and knowledge, it is impossible that this world and the creatures in it know us and come together to prepare the world for our needs. The elements and creatures constituting our world are helpless and unconscious. It is impossible to think that they did all these things. Therefore, our world has an owner and creator who is All Powerful, Perfectly Wise, Knower of All and All Beneficent. Besides creating us, he also created the earth with everything on it and gave it to our service because of our needs. So, do you think one deserves the torments of the hell if he worships these creatures because of their benefits to him and not accept, worship and be servant of the Creator of the Universe and even deny the existence of Him and be ungrateful to Him?<br />
“The one who does not accept and believe in Allah has to accept all the other things as his god and worship them but the one who believes in the owner of the universe and just worships for Him, in contrast, is safe from worshipping any other things. Understanding that all the creatures are servants bestowed to him by Allah for His mercy’s sake, he ascends to the position of Caliph of the World.”<br />
When I gave this explanation, the Indian man became despondent, had a puzzled expression on his face and waited awhile without uttering a word. He changed the subject and spoke about commercial matters. From the condition of this man, I understand how glorious religion Islam is and by making us servants of only one god, it saves us from worshipping and being the slave of everything from cow to the sun and the moon and it provides the honour that the human beings deserve. And I thanked Allah so many times. When the sun rises, a reflection and a copy having all the features of it appears on all the mirrors, pieces of glass, water bubbles and all the transparent objects which are in front of the sun. The person who does not recognize the real sun in the sky have to admit that in each of those transparent objects is a real sun which is 1.306.000 times bigger than the earth and 149,6 million km deep in the mirrors. This is impossible for many reasons, no doubt. In the same way, the person who does not believe in and worship Allah who created and made all the things with His Divine Attributes have to admit all creatures as his god and worship them. However, the one who believes in All the Beneficent and worships Him gets rid of believing and worshipping all the creatures. I thank Allah so much for the gift of Faith He bestowed upon us. Peace be upon the last prophet Muhammad who conveyed the Islam to us.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/allah-is-the-unique-god-to-be-worshipped/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İslam ve Haya (Turkish)</title>
		<link>http://thisissunnah.com/islam-ve-haya-turkish/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/islam-ve-haya-turkish/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 31 May 2009 17:11:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Guides]]></category>
		<category><![CDATA[Sunnah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/?p=226</guid>
		<description><![CDATA[Çekingenlik ve utanma da demek olan haya; Allah korkusu sebebiyle Onun istemediği şeylerden çekinmek manasına gelir. Çirkin şeylerden sıkılma veya edebe uymayan bir şeyin meydana gelmesinden dolayı kalpte meydana gelen râhatsızlık şeklinde de tarif edilebilir. Gönlün Allah korkusuyla titremesidir haya, bir günahı düşünmek titretir, Rabbini hakkıyla bilememek titretir gönlü&#8230;&#8230;. İnsan tabiatında bulunan bu sıkılma ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çekingenlik ve utanma da demek olan haya; Allah korkusu sebebiyle Onun istemediği şeylerden çekinmek manasına gelir. Çirkin şeylerden sıkılma veya edebe uymayan bir şeyin meydana gelmesinden dolayı kalpte meydana gelen râhatsızlık şeklinde de tarif edilebilir.</p>
<p>Gönlün Allah korkusuyla titremesidir haya, bir günahı düşünmek titretir, Rabbini hakkıyla bilememek titretir gönlü&#8230;&#8230;. İnsan tabiatında bulunan bu sıkılma ve çekinme hissidir.</p>
<p>‘O Allah’ın kendisini gördüğünü bilmez mi’1 gibi ayetlerde anılan iman şuuruyla ve</p>
<p>‘Şüphesiz Allah sizin üzerinizde her şeyi görüp gözetendir’2 ayetinde beyan edilen ihsan anlayışıyla beslenmezse uzun ömürlü olmaz.</p>
<p>Haya duygusu insanı yanlıştan uzaklaştırır&#8230; Dünyamızın da şuan yabancılaştığı bi duygu.</p>
<p>İmanın şubelerinden biri olan hayayı yaşamak ve anlamak için her konuda bize rehber olan Peygamber efendimizin (s.a.v) hadislerini anlamaya çalışalım.</p>
<p>Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: &#8220;Her bir dinin kendine has bir ahlâkı vardır. İslâm&#8217;ın ahlâkı hayadır.</p>
<p>Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Allaha karşı olabildiğince hayalı davranınız. Allaha karşı gerektiği ölçüde hayalı olan kafasını ve kafasının içindekileri, midesini ve midesindekileri kontrol altına alsın. Ölümü ve toprakta çürümeyi hatırından çıkarmasın. Kim ahireti dilerse dünya hayatının zinetini terketmeli ,ahireti bu hayat tercih etmelidir. Kim bu söylenilenleri yerine getirirse Allah’tan hakkıyla haya etmiş olur.”</p>
<p>(Haya ile iman bir aradadır. Biri giderse, öteki de durmaz.)3</p>
<p>(İman çıplaktır, süsü haya, elbisesi takva, sermayesi fıkıh, meyvesi ameldir.) 4</p>
<p>Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: &#8220;Edebsizlik ve çirkin söz girdiği şeyi çirkinleştirir. Hayâ ise girdiği şeyi güzelleştirir.&#8221;</p>
<p>Hayanın sembolleştiği Peygamberlerden biri olan Yusuf Aleyhisselam, ona yaklaşmayı arzu ettiğinde odadaki putun üzerini örten Züleyha’ya neden böyle yaptığını sormuştu. “Puttan utandığım için” demişti Züleyha. Yusuf Peygamber’in sözleri manidardı: “Sen sahte olan ilahından haya ediyorsun, ya ben Rabbim’den nasıl utanmam!”</p>
<p>Ebû Süleymân-ı Dârânî (k.s.) de: “Kul hayâ sâhibi olduğu zaman, hayır ve iyi işlere yapışır. Hayâ kalbe yerleştiğinde, nefsin arzû ve istekleri ondan uzaklaşır” demiştir..</p>
<p>Kalp Allah’a imanla hayat bulup canlanırsa onda haya da artar.İşte haya yaşamımızdan sıyrılıp uçarsa insanı kimse tutamaz.Ne hayatta ne de dünyada hayır kalmaz. Nefsin isteklerine karşı onurlu bir başkaldırış olan hayayı yerleştirmek için Allah ‘la olan bağlarımızı sımsıkı tutmalıyız..ALLAH’a hesap vereceğini bilen bir gönül nasıl olur da günahların yelpazesinde rüzgar misali savrulabilir..Eğer savruluyosa dünyanın ziynetlerine aldanmıştır.Nefsin isteklerine uyup uzun emeller peşinde koşmak insana ahireti unuttur.Haya ile süslenmiş gönüllerse İslamın her zaman aynası olacakır..</p>
<p>O hayanın en büyük tecellisi peygamber ve velilerdir.</p>
<p>Hertürlü kavga ve gürültünün sebebi menşei hayasızlıktır.</p>
<p>Hani kerem hani ayıp örtücülük nerde haya</p>
<p>Yüzbinlerce ayıbı örterdi enbiya&#8230;&#8230;.. &#8230;( Mevlana Celaleddin Rumi)</p>
<p>Rumeysa GÜNEŞ</p>
<p>Kaynakça:</p>
<p>1. Alak suresi 96/14<br />
2. Nisa suresi 4/1<br />
3. [Hakim]<br />
4. [Deylemi]</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/islam-ve-haya-turkish/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>They didn’t believe in our Prophet(phub) even though they knew Him</title>
		<link>http://thisissunnah.com/they-didn%e2%80%99t-believe-in-our-prophetphub-even-though-they-knew-him/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/they-didn%e2%80%99t-believe-in-our-prophetphub-even-though-they-knew-him/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 May 2009 09:32:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Sunnah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/?p=235</guid>
		<description><![CDATA[Byzantium Caesar Heraclius, said to Dihye, who presented him a letter from our prophet (saw), inviting him to Islam, &#8220;Let Allah (swt) make you attain his mercy! Wallahi, I know well that your master is the prophet that Allah (swt) has sent for mankind. If I wasn&#8217;t scared for my life of the Romans, I [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Byzantium Caesar Heraclius, said to Dihye, who presented him a letter from our prophet (saw), inviting him to Islam,<br />
&#8220;Let Allah (swt) make you attain his mercy! Wallahi, I know well that your master is the prophet that Allah (swt) has sent for mankind.</p>
<p>If I wasn&#8217;t scared for my life of the Romans, I would persist on him and help him!&#8221; He then sent it to the Byzantium patriarch, Uskuf Dagatir, and told him, &#8220;Explain your problem to your master Rasulullah! Wallahi, he is a greater person than me among the Romans.</p>
<p>His word is more valid than mine! Look to see what he is going to say!&#8221; Our prophet wrote a letter that was to be given to Dagatir, with the following: &#8220;Greetings to the ones who came to believe in Islam! There is no doubt that the son of Mary, Isa, is the soul and word that Allah (swt) dropped into the pure hearted and morally complete Meryam. I believe in Allah (swt) and everything that Allah (swt) has lowered down to us, what Allah (swt) endowed to Ibrahim, Ismail, Ishak, Yakub&#8230; and all of the prophets. We would not separate anyone of them from the other, we believe in every one of them. We are Muslims that succumb to Allah! Greetings to the ones who have found the right path!&#8221;</p>
<p>Dihye went to Dagatir and invited him to Islam. Dagatir said; &#8220;Wallahi your master is the prophet that Allah (swt) has sent! We recognise his qualities; we have found his name written in our books!&#8221;</p>
<p>Dagatir used to give advice and council the Christians every Sundays. On a couple of Sundays he used his illness as an excuse to not go into the church. The Nasranis sent out news to Dagatir saying, &#8220;either he is going to come out among us, or we will go next to him! We aren&#8217;t pleased with his matter of conduct since this Arab came!&#8221; Dagatir sent Dihye away by saying &#8220;send my greetings to your master (Rasulullah). Let him know that I bear witness that there is no god but Allah (swt) (swt), that Muhammad is the servant and messenger of Allah (swt), that Isa is the servant of Allah (swt) and is the soul &amp; the word that Allah (swt) dropped into the clean and virtuous Meryam!&#8221; He took off the black garment he had on him and wore a white one.</p>
<p>He took his baton into his hand went next to the gathered Romans at the church and said &#8220;Oh Romans! A letter came from the prophet of Allah (swt). In his letter he invited us to the great Allah (swt). I bear witness that there is no god but Allah (swt)! And Ahmed is his slave and messenger!&#8221; As soon as he said this, all of the Romans attacked him and beat him until he became a shaheed!&#8221;</p>
<h1>The difference between slander and Calumny</h1>
<p>One woman, in order to find a solution to a problem came to Rasulullah (saw). As she was leaving, Hz Aisha (r.anha) said</p>
<blockquote><p>&#8220;O Rasulullah! What a short woman!&#8221;</p></blockquote>
<p>Rasulullah (saw) said:</p>
<blockquote><p>&#8220;O Aisha! Do not slander.&#8221; </p></blockquote>
<p> Hz. Aisha said</p>
<blockquote><p>&#8220;O Rasulullah! I only said something that she has.&#8221; </p></blockquote>
<p> To which Rasulullah (saw) replied:</p>
<blockquote><p>&#8220;Yes, that is why I said do not slander. If you said something that she didn&#8217;t have then I would have said calumny.&#8221;</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/they-didn%e2%80%99t-believe-in-our-prophetphub-even-though-they-knew-him/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>25 things a Muslim should carefully avoid</title>
		<link>http://thisissunnah.com/25-things-a-muslim-should-carefully-avoid/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/25-things-a-muslim-should-carefully-avoid/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 May 2009 09:11:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Baki</dc:creator>
				<category><![CDATA[Guides]]></category>
		<category><![CDATA[Sunnah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/05/2009/25-things-a-muslim-should-carefully-avoid/</guid>
		<description><![CDATA[Corrupt beliefs that do not conform to Ahl al-Sunnah belief, Neglecting or leaving actions (al-A&#8217;mals), Departing from honesty in one&#8217;s intentions (al-Niyyah) and actions, Persisting in sin, Abandoning thankfulness for the blessings of Islam (al-Nimah al-lslam), Not being afraid of a faithless death, Oppressing others, Not responding to al-Adhan, when called according to Sunnah, Rebelling [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<ol>
<li>Corrupt beliefs that do not conform to Ahl al-Sunnah belief,</li>
<li>Neglecting or leaving actions (al-A&#8217;mals),</li>
<li>Departing from  honesty  in  one&#8217;s  intentions  (al-Niyyah) and actions,</li>
<li>Persisting in sin,</li>
<li>Abandoning thankfulness for the blessings of Islam (al-Nimah al-lslam),</li>
<li>Not being afraid of a faithless death,</li>
<li>Oppressing others,</li>
<li>Not responding to al-Adhan, when called according to Sunnah,</li>
<li>Rebelling against one&#8217;s parents in situations which are not against Islam,</li>
<li>Making too&#8217;many oaths,</li>
<li>Taking ritual prayers (al-Salah) lightly, neglecting the proper performance of Salah,</li>
<li>Drinking intoxicating beverages,</li>
<li>Persecuting Muslims,</li>
<li>Claiming to be in the state of sainthood although not a saint (al-Wali),</li>
<li>Forgetting one&#8217;s sins,</li>
<li>Conceitedness, boasting of oneself, seeing oneself as a very learned scholar,</li>
<li>Backbiting and gossiping,</li>
<li>Being envious of one&#8217;s believing brothers/sisters, to be jealous,</li>
<li>Disobeying one&#8217;s leader,	.</li>
<li>To  conclude  in  advance,  without any  direct experience with a person, that he is good or bad,</li>
<li>Telling lies,</li>
<li>Avoiding learning the teachings of Islam,</li>
<li>Men trying to resemble women and vice versa,</li>
<li>Nourishing love for the enemies of Islam,</li>
<li>Showing enmity towards the true scholars of Islam.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/25-things-a-muslim-should-carefully-avoid/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>48 Tips on raising Children in Islam for parents</title>
		<link>http://thisissunnah.com/48-tips-on-raising-children-in-islam-for-parents/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/48-tips-on-raising-children-in-islam-for-parents/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 May 2009 22:48:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Guides]]></category>
		<category><![CDATA[Sunnah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/?p=219</guid>
		<description><![CDATA[In Islam, every mother and father is responsible in raising their children to be modest, beautiful and have good ahlak(manners and attitude) towards others. Here are some tips and advice for parents in raising their kids: Praise your child in front of others. Don’t make him/her criticise himself Tell him/her (Please) &#38; (Thank you). Treat [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>In Islam, every mother and father is responsible in raising their children to be modest, beautiful and have good ahlak(manners and attitude) towards others. Here are some tips and advice for parents in raising their kids:</p>
<ol>
<li>Praise your child in front of others.</li>
<li>Don’t make him/her criticise himself</li>
<li>Tell him/her (Please) &amp; (Thank you).</li>
<li>Treat him/her as a child, and let   him live his/her childhood.</li>
<li>Assist him/her to make decisions</li>
<li>Teach him/her how to swim</li>
<li>Consider him/her a guest of honour in one of the occasions</li>
<li>Ask him/her for his opinion and take his/her advice on some matter</li>
<li>Dedicate/Assign a corner for his/her work and write his name on his/her achievements.</li>
<li>Assist him/her to make friends. Children these days do not know how to choose friends</li>
<li>Make him/her feel important and that ALLAH has given him/her certain capabilities</li>
<li>Teach him/her to pray with you and instill in him/her the principles of Iman (faith in ALLAH)</li>
<li>Teach him/her the skills of expressing his/her opinions and presenting them to others</li>
<li>Teach him/her how to read instructions and follow them</li>
<li>Teach him/her how to set principles and duties for himself/herself and follow them</li>
<li>Teach him/her First Aid skills</li>
<li>Answer all his/her questions</li>
<li>Keep your promise(s) to him/her</li>
<li>Teach him/her simple cooking skills (e.g. boiling eggs, frying potatoes, warming bread etc).</li>
<li>Teach him/her the Importance and the Power of Baraka and supplication</li>
<li>Teach him/her how to work within a team</li>
<li>Encourage him/her to ask questions</li>
<li>Make him/her feel he is important  among his friends</li>
<li>Explain to him/her the reason for any decision you take</li>
<li>Be with him/her on the first day of school</li>
<li>Tell him/her stories from your childhood</li>
<li>Make your child play the role of the teacher and you the role of the student</li>
<li>Educate your child how he/she can be found if he gets lost</li>
<li>Teach him/her how to say (No) to wrong doings/things</li>
<li>Teach him/her to grant and give to others</li>
<li>Give him/her enough money to take/make proper action when/if needed</li>
<li>Encourage him/her to memorize and recall</li>
<li>Teach him/her to defend himself</li>
<li>Answer his/her queries and doubts (about himself)</li>
<li>Do not threaten him/her at all</li>
<li>Teach him/her how to face failure</li>
<li>Teach him/her how to invest his money</li>
<li>Try something new for him/her and you with the results known in advance</li>
<li>Teach him/her how to mend his things and keep them tidy</li>
<li>Share his/her dreams and aspirations and encourage him/her to have them</li>
<li>Teach him/her about differences between male and female in the light of the Holy Quran</li>
<li>Teach him/her the good values and principles</li>
<li>Teach him/her to be responsible for his/her actions</li>
<li>Praise his/her works and achievements and teach him/her to write them down</li>
<li>Teach him/her how to deal with pets</li>
<li>Apologize to him/her for your real mistakes</li>
<li>Make one day of the week a day of surprises to him/her</li>
<li>Encourage him/her to read the Holy Quran daily</li>
</ol>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/48-tips-on-raising-children-in-islam-for-parents/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tevekkul</title>
		<link>http://thisissunnah.com/tevekkul/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/tevekkul/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 May 2009 13:24:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Sunnah]]></category>
		<category><![CDATA[tevekkul]]></category>
		<category><![CDATA[trust in Allah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/?p=210</guid>
		<description><![CDATA[Tevekkul is to trust Allah (swt). It is not to rely on your talent, wealth or strength as these are helpless. As Allah (swt) has power over objects and is able to destroy these reasons and create new reasons which cannot be explained. We should stick to these reasons; however one must trust Allah (swt) [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tevekkul is to trust Allah (swt).</p>
<p>It is not to rely on your talent, wealth or strength as these are helpless. As Allah (swt) has power over objects and is able to destroy these reasons and create new reasons which cannot be explained.</p>
<p>We should stick to these reasons; however one must trust Allah (swt) with his full heart. The reasons do not have strength for an end result. A reason becomes a reason with Allah (swt) permission and creation. Allah (swt) is the only creator. Allah (swt) can create without a reason.</p>
<p>However, to give a reason for his creation is his Sunnah and tradition. For example He (swt) would not give a child to an unmarried person. Although He (swt) has the power to do so. This is how Adam (as) and Havva (ra) were created. There are many people who marry few times, and won&#8217;t have kids.</p>
<p>Also there are many people who are talented and strong but they would not be able to reach their goals as their strength would disappear. This shows that it is compulsory to only trust, thank and worship Allah (swt).</p>
<p>Is it surprising how people are unable to trust Allah (swt) for their daily duties. There are people who stop working and say they trust Allah (swt). Although Allah (swt) had urged to trust him on the day-to-day duties, one must also carry on working for the hereafter.<br />
People are doing the opposite. They say they need worldly possessions, so they work to make a lot of profit. They say Allah (swt) is Almighty and become lazy in preparing themselves to the life after death.</p>
<p>If one trusts Allah (swt) in their day-to-day life and gives their priority to worship, Allah (swt) would provide him with the necessary things. He (swt) will pit richness in their hearts and they would see themselves wealthy. On the other hand if one works day and night to make money or to come to a status, if they do not think about the afterlife, then they would in a distraught and an unorganised state.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/tevekkul/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>The Morals of the Qur&#039;an</title>
		<link>http://thisissunnah.com/the-morals-of-the-quran/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/the-morals-of-the-quran/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 May 2009 12:56:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Qur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Sunnah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/?p=206</guid>
		<description><![CDATA[There are many ayahs in the Qur&#8217;an that instrcut us about ethics and principles in the most perfect way. The Qur&#8217;an was practised in the best way through the Prophet Muhammed (saw). The Qur&#8217;an demnstrated the importance of duty tohumans as well as protecting rights and demonstrated where the greatest blessings are to be found. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>There are many ayahs in the Qur&#8217;an that instrcut us about ethics and principles in the most perfect way. The Qur&#8217;an was practised in the best way through the Prophet Muhammed (saw).</p>
<p>The Qur&#8217;an demnstrated the importance of duty tohumans as well as protecting rights and demonstrated where the greatest blessings are to be found. This extensiveness of the morals and principles cannot be found anywhere else. Without any doubt the Qur&#8217;an is the most informative. Is there anywhere else where such rules rules can be found?</p>
<blockquote><p>&#8220;Surely Allah (swt) ordered you to be justly in a proper way, to be kind, to be generous to relatives. Allah (swt) tells us to keep away from dubious actions; Action against Shari&#8217;ah and from excessiveness. Allah (swt) tells us to listen, to udnerstand and to keep this in mind&#8221;</p></blockquote>
<p>What could be more beneficial such as in the Ayah: Anaf 199:</p>
<blockquote><p>Take the way of rightenousness and forgiveness, order good deeds and turn your face away from ignorance.</p></blockquote>
<p>In order to understand the purpose of life you should read this Ayah and think about Kiyame:36:</p>
<p>Does the human being think that he can regulate everything alone</p>
<p>In order to warn the importance of keeping, ones word and how wrong it is to tell lies is demonstrated through the following Ayat.</p>
<p>In order to warn the importance of keeping ones word and how wrong it is to tell lies is demonstrated through the following Ayat.</p>
<blockquote><p>O you believers, why do you promise that what you cannot keep as this as dislikeable in the sight of Allah (swt)</p></blockquote>
<p>The Holy Qur&#8217;an contains many more ethical rules and advices.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/the-morals-of-the-quran/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>The Qur&#039;an and Tewafuq</title>
		<link>http://thisissunnah.com/the-quran-and-tewafuq/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/the-quran-and-tewafuq/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 May 2009 03:03:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Guides]]></category>
		<category><![CDATA[Qur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Sunnah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/?p=156</guid>
		<description><![CDATA[The Qur&#8217;an and Tewafuq May Allah1 bestow His Mercy and Blessings upon His Beloved Messenger Muhammad (ASW)&#8211;Commander of the both the world at hand and that of the Hereafter; The Beloved, sent as a mercy to all realms of existence, illuminating an otherwise dark cosmos with the Light he has brought. The Messenger of Allah [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--:en-->The Qur&#8217;an and Tewafuq</p>
<p>May Allah1 bestow His Mercy and Blessings upon His Beloved Messenger Muhammad (ASW)&#8211;Commander of the both the world at hand and that of the Hereafter; The Beloved, sent as a mercy to all realms of existence, illuminating an otherwise dark cosmos with the Light he has brought.</p>
<p>The Messenger of Allah (ASW2) has, in many instances, declared the importance of both learning how to read the Qur’an and teaching it to others:</p>
<p>“The most virtuous worship of my community is the recitation of the Qur’an.”3</p>
<p>“Teach your children three things: Love of the Messenger of Allah (ASW), love of the Family of the Messenger of Allah (ASW), and the recitation of the Qur’an.”4</p>
<p>“Give your eyes their share of worship.” The Companions (RA5) asked, “O Messenger of Allah! What is the share of the eyes?” He replied, “To look upon and within the Pages (of the Qur’an,) reflect upon that which is Within, and receive admonition from Its subtleties.”6</p>
<p>“Look upon and within the Qur’an continuously.”7</p>
<p>In the book entitled “The Qur’an’s Merits,” writes, “Those seeking knowledge (of the sciences) of the past and future should explore the Qur’an. The Qur’an’s greatest treasures of knowledge underlie The Names and Attributes of Allah. Most people can only comprehend facets (of the Qur’an) which are compatible with their own sense of familiarity in comprehension. They are unable to fathom Its depths (of meaning).”</p>
<p>Ebu Musa’l-Eş’ari (RA), based on his study of the Sayings of the Messenger of Allah (ASW), has said, “I would feel ashamed unless I look at the Qur’an at least once a day.”</p>
<p>En-Nawawi (RA) quoting Ibn-u Ebi Davud (RA) says, “Throughout my studies, I have not come across any objection among the earliest scholars of Islam as to the ruling that reciting the Qur’an while looking at its text is more valuable than reciting it out of memory.”</p>
<p>One famous saying is: “The Qur’an was revealed in Mecca, recited in Egypt, and written in Turkey.” This saying emphasizes the fact that the Qur’an has been recited best in Egypt and handwritten best in Turkey. As if proving the accuracy of this saying, Ahmed Husrev Altınbaşak Efendi8 (RA) had handwritten a very special copy of the Qur’an which had not been achieved before. It has a beautiful, easily-read calligraphy, and a special miraculous style that inspires Its readers to say, “Maashallah, Barakallah.”9 This special characteristic is called “Tewafuq.”</p>
<p>Ahmed Husrev Altınbaşak (RA) was not a professional calligrapher, but rather, a devoted student and successor of Hazret10 Bediuzzaman Said Nursi (RA), who was an eminent scholar of Islam and the Qur’an. Ahmed Husrev was the closest companion of Hazret Bediuzzaman and was named by him as his successor. Ahmed Husrev Efendi was a hero of Islam who opposed the destruction of the exalted values of Muslims, defended and saved the tenets of Islam, coped with the greatest pains, and sacrificed all worldly pleasures while successfully extinguishing the inferno destroying the faith of Muslims.</p>
<p>1 Allah is the name of the Creator of all currently extant realms of existence and those of the Hereafter.</p>
<p>2 ASW: “Aleyhissalatu Wasselam” meaning “May the Peace and Blessings of Allah be upon him.”</p>
<p>3 Feyd’ul-kadir, 2/44.</p>
<p>4 ibid, 1/225.</p>
<p>5 R.A.: Radiallahu anhu, May Allah be pleased with him.</p>
<p>6 Umdet’ül-Kari, 9/336.</p>
<p>7 Ibid, , 9/336.</p>
<p>8 Efendi is a title of respect in Islamic ethics.</p>
<p>9 Maashallah: “What wonders Allah has willed!” ; Barakallah: “What a Blessing of Allah!”</p>
<p>10 Hazret is a title given to highly respected men of learning in Islamic ethics.<!--:--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/the-quran-and-tewafuq/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hz. Muhammed Nasıl Birisiydi?</title>
		<link>http://thisissunnah.com/hz-muhammed-nasil-birisiydi/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/hz-muhammed-nasil-birisiydi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 May 2009 19:46:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Sunnah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/?p=158</guid>
		<description><![CDATA[Yatılış ve ahlâkça insanlıkiçinde en mükemmeli idi. Mübârek vücûdunun her âzâsı çok denk idi. Alnı ve göğsü, iki omuzunun arası ve avuçları geniş, bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Uzuna yakın orta boylu, iri kemikli, iri gövdeli, güçlü, kuvvetli idi. Ne zayıf ne şişman, ikisi ortası, göğsü ile karnı aynı seviyede idi. Kemâl-i i’tidâl üzere [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Yatılış ve ahlâkça insanlıkiçinde en mükemmeli idi. Mübârek vücûdunun her âzâsı çok denk idi. Alnı ve göğsü, iki omuzunun arası ve avuçları geniş, bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Uzuna yakın orta boylu, iri kemikli, iri gövdeli, güçlü, kuvvetli idi.</p>
<p style="text-align: justify;">Ne zayıf ne şişman, ikisi ortası, göğsü ile karnı aynı seviyede idi. Kemâl-i i’tidâl üzere büyük başlı, hilâl kaşlı, çekme burunlu, az değirmi çehreli idi.</p>
<p style="text-align: justify;">Gözleri kara, güzel ve büyücek, akında ise az kırmızılık var idi. Kirpikleri uzun idi. İki kaşının arası açık idi. Mübârek teninin rengi gül gibi kırmızıya mâil beyaz idi. Yüzünde daima nûr parlar idi. Dişleri inci gibi latîf ve parlak idi. Pek uzaktan işitir ve kimsenin göremeyeceği mesafeden görür idi. İki omuzu arasında nübüvvet mührü var idi.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanların en temiz kalplisi, en doğru sözlüsü, en yumuşak huylusu ve en cömerti idi. En mâhir kumandan ve en büyük inkılapçı idi. O’nu gören ürperir ve O’nunla beraber olan O’nu sever idi. Kalplere sevgili, akıllara öğretici, nefislere terbiyeedici, ruhlara sultan idi. O’nu vasıflandıran, O’nun (asm) bir benzerini ne önce ne de sonra hiç görmedim, der idi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/hz-muhammed-nasil-birisiydi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mankind and their prayers</title>
		<link>http://thisissunnah.com/mankind-and-their-prayers/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/mankind-and-their-prayers/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 29 Apr 2009 10:37:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Baki</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sunnah]]></category>
		<category><![CDATA[prayers]]></category>
		<category><![CDATA[salah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/04/2009/mankind-and-their-prayers/</guid>
		<description><![CDATA[- The First: This is the level of one who is negligent and wrongs his soul. He is the one who falls short in performing wudû&#8217; properly, performing the prayer on time and within its specified limits, and in fulfilling its essential pillars. - The Second: This is the level of one who guards his [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>- The First: This is the level of one who is negligent and wrongs his soul. He is the one who falls short in performing wudû&#8217; properly, performing the prayer on time and within its specified limits, and in fulfilling its essential pillars.</p>
<p>- The Second: This is the level of one who guards his habit of offering his prayers on time and within their specified limits, who fulfils their essential pillars and performs his wudû&#8217; with care. However, his striving (in achieving the above) is wasted due to disturbances in his thoughts during prayer that distract him and turn his attention to other preoccupations and concerns.</p>
<p>-The Third: This is the level of one who guards his prayers within the specified limits, fulfils their essential pillars and strives within himself to repel the disturbances in his thoughts and extraneous concerns. He is busy struggling against his enemy (Satan) so that Satan does not steal from the prayer. Because of this, he is engaged in (both) prayer and struggle (jihad).</p>
<p>- The Fourth: This is the level of one who carries out the prayer, completing and perfecting its due rights and essential pillars, who performs it within its specified limits and with his heart fully engrossed in safeguarding its rights and specified limits, so that nothing of his prayer is wasted. His whole concern is directed towards its performance, its completion and its perfection – as it should be. His heart is immersed in the prayer and in servitude to his Lord, the Exalted.</p>
<p>- The Fifth: This is the level of one who carries out the prayer like the one mentioned above. However, on top of this, he has taken and placed his heart in front of his Lord, looking towards Him with his heart in anticipation, filled with His love and His might, as if he sees and witnesses Allah. The misgivings, thoughts and preoccupations have vanished and the veil between him and his Lord is lifted. The difference between this person and others with respect to the prayer is greater than the distance between the heavens and the Earth. This person is busy with his Lord, delighted with Him.</p>
<p>The people whose performance of prayer is at the first level will be punished, those at the second will be held to account, those at the third will have their sins and shortcomings expiated, those at the forth fourth will be rewarded, and those at the fifth will be close to their Lord, because they will receive the portion of the one who makes his prayer the delight and pleasure of his eye. Whoever makes his prayer the delight and pleasure of his eye will have the nearness of his Lord made the delight and pleasure of his eye in the Hereafter. He will also be made a pleasure to the eye in this world, since whoever makes Allah the pleasure of his eye in this world, every other eye will become delighted and pleased with him.</p>
<p>(Ibn Qayyim al Jawziyyah)</p>
<div class="zemanta-pixie"><img class="zemanta-pixie-img" src="http://img.zemanta.com/pixy.gif?x-id=872745c6-5e17-8eb9-b309-d13caab2cadd" alt="" /></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/mankind-and-their-prayers/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“A time will come when the Quran will be in one valley and mankind in another valley.” (Hadith-i Shareef, Navadirul Usul)</title>
		<link>http://thisissunnah.com/%e2%80%9ca-time-will-come-when-the-quran-will-be-in-one-valley-and-mankind-in-another-valley%e2%80%9d-hadith-i-shareef-navadirul-usul/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/%e2%80%9ca-time-will-come-when-the-quran-will-be-in-one-valley-and-mankind-in-another-valley%e2%80%9d-hadith-i-shareef-navadirul-usul/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 28 Apr 2009 07:35:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Baki</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hadith/Verse of the Day]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/04/2009/%e2%80%9ca-time-will-come-when-the-quran-will-be-in-one-valley-and-mankind-in-another-valley%e2%80%9d-hadith-i-shareef-navadirul-usul/</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="zemanta-pixie"><img class="zemanta-pixie-img" src="http://img.zemanta.com/pixy.gif?x-id=b6e12dfc-ff75-8ab2-ab5b-e641070d9eea" /></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/%e2%80%9ca-time-will-come-when-the-quran-will-be-in-one-valley-and-mankind-in-another-valley%e2%80%9d-hadith-i-shareef-navadirul-usul/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zakaat</title>
		<link>http://thisissunnah.com/zakaat/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/zakaat/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2009 16:22:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Baki</dc:creator>
				<category><![CDATA[Guides]]></category>
		<category><![CDATA[Sunnah]]></category>
		<category><![CDATA[Alms-Giving]]></category>
		<category><![CDATA[Zakaat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/?p=136</guid>
		<description><![CDATA[Zakaat is one of the five pillars of Islam. In the Qur&#8217;an-i Azumusshan it is written &#8220;Those who believe, and do deeds of righteousness, and establish regular prayers and regular charity, will have their reward with their Lord: on them shall be no fear, nor shall they grieve&#8221; (Surah Bakaara, Ayah 277) Rasulullah (saw) says [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Zakaat is one of the five pillars of Islam. In the Qur&#8217;an-i Azumusshan it is written</p>
<blockquote><p>&#8220;Those who believe, and do deeds of righteousness, and establish regular prayers and regular charity, will have their reward with their Lord: on them shall be no fear, nor shall they grieve&#8221; (Surah Bakaara, Ayah 277)</p></blockquote>
<p>Rasulullah (saw) says</p>
<blockquote><p>&#8220;Islam is based on five principles: to testify that there is no god but Allah and tat Mohammed is the messenger of Allah, to pray Salah, to give Zakaat, to perform Hajj and to fast during the month of Ramadan.&#8221;</p></blockquote>
<p>In order to state its importance, in many Ayahs, Zakaat has been mentioned straight after Salah and have been mentioned together.</p>
<p>For those who do not give Zakaat, Allah (swt) says in Surah Al-I Imran, Ayah 180</p>
<blockquote><p>&#8220;And let not those who covetously withhold of the gifts which Allah has given them of Allah&#8217;s grace, think that it is good for them: Nay, it will be the worse for them: soon shall the things which they covetously withheld be tied to their necks like a twisted collar, on the Day of Judgment. To Allah belongs the heritage of the heavens and the earth; and Allah is well-acquainted with all that you do&#8221;</p></blockquote>
<p>Rasulullah (saw) says</p>
<blockquote><p>&#8220;On the Day of Judgement, the properties of a man which Allah blessed him with, but from which he never gave Zakaat, would turn into a huge poisonous snake with black dots in each eye and this snake would wrap himself around the neck of them. Then the snake will grab the two sideas of the man&#8217;s chin and say &#8216;I am your belongings in the world which you loved so much, I am your wealth&#8217;&#8221;</p></blockquote>
<p>Hz Abu Bakr, who was appointed Caliph after the death of Rasulullah (saw), said of those who do not give Zakaat:</p>
<blockquote><p>&#8220;I swear in the name of Allah, that I will wage war on those who split Zakaat from Salah. Because Zakaat is a financial right. I swear in the name of Allah, that if they do not give me what they gave to Rasulullah (saw), even if it is the hair of a camel, I will wage war on them&#8221;</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/zakaat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&quot;For certain a person is deprived of their Rizq due to a sin they have committed&quot; (Hadith-i Shareef, Ibni Masaj, Sunen)</title>
		<link>http://thisissunnah.com/for-certain-a-person-is-deprived-of-their-rizq-due-to-a-sin-they-have-committed-hadith-i-shareef-ibni-masaj-sunen/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/for-certain-a-person-is-deprived-of-their-rizq-due-to-a-sin-they-have-committed-hadith-i-shareef-ibni-masaj-sunen/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 24 Apr 2009 11:49:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Baki</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hadith/Verse of the Day]]></category>
		<category><![CDATA[Hadith]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/04/2009/for-certain-a-person-is-deprived-of-their-rizq-due-to-a-sin-they-have-committed-hadith-i-shareef-ibni-masaj-sunen/</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="zemanta-pixie"><img class="zemanta-pixie-img" src="http://img.zemanta.com/pixy.gif?x-id=593a5cd9-dfb3-8d53-9810-8b5893e49b6c" /></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/for-certain-a-person-is-deprived-of-their-rizq-due-to-a-sin-they-have-committed-hadith-i-shareef-ibni-masaj-sunen/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>The Principles of Sleeping</title>
		<link>http://thisissunnah.com/the-principles-of-sleeping/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/the-principles-of-sleeping/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 24 Apr 2009 11:19:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Baki</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sunnah]]></category>
		<category><![CDATA[Sleep]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdulaziz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/04/2009/the-principles-of-sleeping/</guid>
		<description><![CDATA[It is Sunnah to use miswak before and after sleep. Ibni Abbas (r.a) had spent the night in the presence of Rasulullah (saw_. He informed us of our Prophet&#8217;s usage of sewak and his performance of wuzu before and after sleep. To sleep upon the right towards kiblah is mustehabb. The most appropriate way to [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>It is Sunnah to use miswak before and after sleep. Ibni Abbas (r.a) had spent the night in the presence of Rasulullah (saw_. He informed us of our Prophet&#8217;s usage of sewak and his performance of wuzu before and after sleep. To sleep upon the right towards kiblah is mustehabb. The most appropriate way to sleep is to lay your palm beneath your cheek and recite the name of Allah till you fall asleep. Hz. Aisha (r.a) narrated as follows:</p>
<blockquote><p>&#8220;Every night while going into bed, our Prophet (saw) always brought his hands together, blew into it and read the surahs of Fatiha and Nas. He would then wipe his body 3 times with the best of his ability, starting from his head, his face and then the rest of his body.&#8221;</p></blockquote>
<p>Our Prophet (saw) declares:</p>
<blockquote><p>&#8220;When the last two ayahs of the surah of Bakaara (Amenerrasulu) are read every night, those two ayahs are utterly sufficient for the reader.&#8221;</p></blockquote>
<h2>A brief analysis of Sultan Abdulaziz</h2>
<p>Sultan Abdulaziz Khan was a sultan of extreme respect towards our Prophet (saw). Whenever he received a letter from Madinah, he always replenished his ablution and said &#8220;These contain the dusts of Madinah&#8221; while kissing and holding it to his forehead before giving it to his chief secretary to read.</p>
<p>One day while ill in bed a request letter had arrived from the mujaavirs of Madinah (individuals who spend their time worshipping in Haremi Shareef). The Sultan&#8217;s immediate response was: &#8220;Help me stand up immediately! I want to listen to the requests of Haremeyn standing up. The requests of Rasulullah&#8217;s neighbours cannot be listened to while stretching my legs!&#8221;</p>
<div class="zemanta-pixie"><img class="zemanta-pixie-img" src="http://img.zemanta.com/pixy.gif?x-id=61b45780-6094-87f2-a971-83e9e8c895dc" alt="" /></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/the-principles-of-sleeping/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Last Words of Nabi Kareem S.A.W</title>
		<link>http://thisissunnah.com/last-words-of-nabi-kareem-saw/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/last-words-of-nabi-kareem-saw/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Apr 2009 10:07:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Baki</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sunnah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Last words]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Nabi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/04/2009/last-words-of-nabi-kareem-saw/</guid>
		<description><![CDATA[Suddenly, there was a person, he said salaam. &#8216;May I come in?&#8217; he asked. But Fatimah did not allow him enter the room. &#8216;I&#8217;m sorry, my father is ill,&#8217; said Fatimah, turned her body back and closed the door. She went back to her father who had opened his eyes and asked Fatimah, &#8216;Who was [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Suddenly, there was a person, he said salaam.</p>
<p>&#8216;May I come in?&#8217; he asked.</p>
<p>But Fatimah did not allow him enter the room.</p>
<p>&#8216;I&#8217;m sorry, my father is ill,&#8217; said Fatimah, turned her body back<br />
and closed the door.</p>
<p>She went back to her father who had opened his eyes and asked Fatimah,<br />
&#8216;Who was he, my daughter?&#8217;</p>
<p>&#8216;I don&#8217;t know, my father. It was the first time for me to see<br />
him,&#8217; Fatimah said gently.</p>
<p>Then, Rasulullah looked at his daughter with trembled look, as if he<br />
wanted to reminisce about every part of her daughter&#8217;s face.</p>
<p>&#8216;Know one thing! He is who erases the temporary pleasure; he is who<br />
separates the companionship in the world.</p>
<p>He is the death angel,&#8217; said Rasulullah .</p>
<p>Fatimah bore the bomb of her cry. The death angel came toward him, But<br />
Rasulullah asked why Jibril did not come along with him.</p>
<p>Then, Jibril was called. Jibril was ready in the sky to welcome the<br />
soul of Habibullah and the leader of the earth.</p>
<p>&#8216;O Jibril, explain me about my rights in front of ALLAH?&#8217; Rasulullah<br />
asked with a weakest voice.</p>
<p>&#8216;The doors of sky have opened, the angels are waiting for your<br />
soul..&#8217;</p>
<p>&#8216;All jannats open widely waiting for you,&#8217; Jibril said.</p>
<p>But, in fact, all this did not make Rasulullah relieved, his eyes were<br />
still full of worry..</p>
<p>&#8216;You are not happy to hear this news?&#8217; asked Jibril.</p>
<p>&#8216;Tell me about the destiny of my people in future?&#8217;</p>
<p>&#8216;Don&#8217;t worry, O Rasul ALLAH. I heard ALLAH tell me: &#8216;I make jannat<br />
haram for every one, except the people of Muhammad who are inside it,&#8217;<br />
Jibril said..</p>
<p>It became closer and closer, the time for Malaekat Izrail to do his work.</p>
<p>Slowly, Rasulullah&#8217;s soul was pulled. It was seemed that the body of<br />
Rasulullah was full of sweat; the nerves of his neck became tight.</p>
<p>&#8216;Jibril, how painful this sakaratul maut is!&#8217;</p>
<p>Rasulullah uttered a groan slowly. Fatimah closed her eyes, Ali sat<br />
beside her bowed deeply and Jibril turned his face back.</p>
<p>&#8216;Am I repugnant to you that you turn your face back o Jibril?&#8217;<br />
Rasulullah asked the Deliverer of Wahy.</p>
<p>&#8216;Who is the one who could see the Habibullah in his condition of<br />
sakaratul maut,&#8217; Jibril said.</p>
<p>Not for a while, Rasulullah uttered a groan because of unbearable pain.</p>
<p>&#8216;O ALLAH, how great is this sakaratul maut. Give me all these pains,<br />
don&#8217;t give it to my people.&#8217;</p>
<p>The body of Rasulullah became cold, his feet and chest did not move anymore&#8230;.</p>
<p>His lips vibrated as if he wanted to say something, Ali took his ear<br />
close to Rasulullah.</p>
<p>&#8216;Uushiikum bis salati, wa maa malakat aimanuku &#8211; take care of the<br />
saalat and take care the weak people among you.&#8217;</p>
<p>Outside the room, there were cries shouted each other, sahabah held<br />
each other. Fatimah closed her face with her hands and, again, Ali<br />
took his ear close to Rasulullah&#8217;s mouth which became bluish.</p>
<p>&#8216;Ummatii, ummatii, ummatii?&#8217; &#8211; &#8216;My people, my people, my<br />
people.&#8217;</p>
<p>And the life of the noble man ended.</p>
<p>Could we love each other like him? Allahumma sholli &#8216;ala Muhammad wa<br />
baarikwa salim &#8216;alaihi. How deep is Rasulullah&#8217;s love to us.</p>
<div class="zemanta-pixie"><img class="zemanta-pixie-img" src="http://img.zemanta.com/pixy.gif?x-id=2325fb2d-6073-8596-9ebf-0c0ebbd5f4d4" alt="" /></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/last-words-of-nabi-kareem-saw/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&quot;The food of a generous person is a cure, and of a stingy person is illness.&quot; (Hadith-i Shareef, Fayzul Qadeer)</title>
		<link>http://thisissunnah.com/the-food-of-a-generous-person-is-a-cure-and-of-a-stingy-person-is-illness-hadith-i-shareef-fayzul-qadeer/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/the-food-of-a-generous-person-is-a-cure-and-of-a-stingy-person-is-illness-hadith-i-shareef-fayzul-qadeer/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Apr 2009 08:06:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Hadith/Verse of the Day]]></category>
		<category><![CDATA[Hadith]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/04/2009/the-food-of-a-generous-person-is-a-cure-and-of-a-stingy-person-is-illness-hadith-i-shareef-fayzul-qadeer/</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="zemanta-pixie"><img class="zemanta-pixie-img" src="http://img.zemanta.com/pixy.gif?x-id=96d12c6d-03d5-88be-9277-69a384ff3615" alt="" /></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/the-food-of-a-generous-person-is-a-cure-and-of-a-stingy-person-is-illness-hadith-i-shareef-fayzul-qadeer/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Parents&#039; duties towards their Child</title>
		<link>http://thisissunnah.com/parents-duties-towards-their-child/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/parents-duties-towards-their-child/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 22 Apr 2009 16:01:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Guides]]></category>
		<category><![CDATA[Sunnah]]></category>
		<category><![CDATA[Child]]></category>
		<category><![CDATA[Children in Islam]]></category>
		<category><![CDATA[Discipline]]></category>
		<category><![CDATA[Faith Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Parents]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/04/2009/parents-duties-towards-their-child/</guid>
		<description><![CDATA[Naming a child with regards to its meaning sacrificing an Akika kurban &#8211; Nourishing and raising them with halal. &#8211; Teaching them life knowledge and their religion. &#8211; To be moderate in their portrayal of love. Love should not cause the discipline of the child to hinder. &#8211; The child needs to be approached with [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Naming a child with regards to its meaning sacrificing an Akika kurban &#8211; Nourishing and raising them with halal. &#8211; Teaching them life knowledge and their religion. &#8211; To be moderate in their portrayal of love. Love should not cause the discipline of the child to hinder. &#8211; The child needs to be approached with compassion and should not be maltreated. &#8211; Parents should encourage their child to do well and choose the right path, they should not ever curse them. &#8211; Not to induce the child with what they are incapable of. &#8211; To treat each child fairly. &#8211; Not to be a bad example. &#8211; To treat the intimacy between husband and wife hidden from their child.</p>
<h2>The Reward of Sincerity</h2>
<p>When Fatih Sultan Mehmed conquered Istanbul he was congratulated with encomiums from many poets. The Sultan granted each one of them with generous gifts. One day a poet who recently came from Anatolia sent him the following two verses: Oh prosperous Sultan, let your morning be propitious, your food be milk and cream, your pathway become meadow Hz. Fatih summoned the poet to his presence and granted him with much more gifts. The Sultan&#8217;s close ones asked &#8220;Sir, why did you compliment so dearly upon these two verses whereas the other previous encomiums did not get as much attention?&#8221;</p>
<p>In response Fatih Sultan Mehmed said: &#8220;I found these verses more sincere than the rest&#8230; As He believes cream and milk to be the most delicious food and the meadow to be the most magnificent place. He has never seen anything batter than this, to see me worthy of it!&#8221;</p>
<div class="zemanta-pixie"><img class="zemanta-pixie-img" src="http://img.zemanta.com/pixy.gif?x-id=47e34b8e-4f38-8c12-afda-b4fdc57bfad2" /></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/parents-duties-towards-their-child/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>The mosque of Sultan Ahmed bin Tolun</title>
		<link>http://thisissunnah.com/the-mosque-of-sultan-ahmed-bin-tolun/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/the-mosque-of-sultan-ahmed-bin-tolun/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2009 15:00:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Baki</dc:creator>
				<category><![CDATA[Guides]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Karahisari]]></category>
		<category><![CDATA[mosque]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Ahmed bin Tolun]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Suleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Tolun]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/04/2009/the-mosque-of-sultan-ahmed-bin-tolun/</guid>
		<description><![CDATA[With the directions of Rasulullah in his dream, Sultan Ahmed bin Tolun built a mosque in Cairo in 265 Hicri (879 AC). It has been assumed to be a castle however the steadiness and resistance of its double walls and pillars have never been seen in one. It is a large square shaped building in [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>With the directions of Rasulullah in his dream, Sultan Ahmed bin Tolun built a mosque in Cairo in 265 Hicri (879 AC). It has been assumed to be a castle however the steadiness and resistance of its double walls and pillars have never been seen in one. It is a large square shaped building in the size of the Kaaba. It is a large square shaped building in the size of the Kaaba and is 26m in height.</p>
<p>The mihrab of the mosque is the most authentic qibla of all as it was directed by Rasulullah (saw) it has spiritual presence. Hz Musa used to put his sheep out to pasture and had performed worship in this area. This mosque is an extremely old ma’bed (place of worship) where its mihrab was the post of Hz. Musa (as) and Hz Hizir (as). The favourable worldly and hereafter prayer of whomever that performs Salah in the mihrab at dawn will be accepted.</p>
<p>The courtyard encloses a Kaaba like dome withholding a remedial pool beneath it. A date tree is present at the left side of the pool, where its likes have never been seen in Egypt. With the permission of Rasulullah the date trees of Madina used to cultivate but is currently not available. The courtyard is fitted entirely with white marble. The minaret at the far north of the mosque is four cornered with three surrounding balconies and is quite artistically crafted.</p>
<p>Muezzins enter the minaret from the outside, facing 200 steps at the top, It has been so finely crafted by its created Kamil, that it cannot be expressed with words but is destitute to be seen. Besmeleh is written upon the left side of the wall of harem (a part of a Muslim dwelling allocated to women).</p>
<p>In the era of Sultan Suleyman, Hz. Karahisari visited the mosque while on his journet to the Kaaba and wrote a 40 foot long Besmeleh on the wall as a memento. It’s a great piece of calligraphy that deserves to be seen with each ‘elif’ as long as 5.44 metres.</p>
<p>The Tolun mosque and the Besmeleh of Karahisari are quite renowned to the Arab and Persian travellers. The left side of the mosque has two double walled minarets making a total of three. Its engraved wooden minber will bewilder spectators.(From the travel journel of Saint Celebi)</p>
<div class="zemanta-pixie"><img class="zemanta-pixie-img" src="http://img.zemanta.com/pixy.gif?x-id=34e48e23-ce32-87e2-a089-bd42ef2ffa06" alt="" /></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/the-mosque-of-sultan-ahmed-bin-tolun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&quot;Let there arise out of you a band of people inviting to all that is good, enjoining what is right, and forbidding what is wrong: They are the ones to attain felicity.&quot; Hadith-i Shareef, Ahmed b. Hanbal, Musnad)</title>
		<link>http://thisissunnah.com/let-there-arise-out-of-you-a-band-of-people-inviting-to-all-that-is-good-enjoining-what-is-right-and-forbidding-what-is-wrong-they-are-the-ones-to-attain-felicity-hadith-i-shareef-ahmed-b-ha/</link>
		<comments>http://thisissunnah.com/let-there-arise-out-of-you-a-band-of-people-inviting-to-all-that-is-good-enjoining-what-is-right-and-forbidding-what-is-wrong-they-are-the-ones-to-attain-felicity-hadith-i-shareef-ahmed-b-ha/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2009 10:44:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Baki</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hadith/Verse of the Day]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://thisissunnah.com/04/2009/let-there-arise-out-of-you-a-band-of-people-inviting-to-all-that-is-good-enjoining-what-is-right-and-forbidding-what-is-wrong-they-are-the-ones-to-attain-felicity-hadith-i-shareef-ahmed-b-ha/</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="zemanta-pixie"><img class="zemanta-pixie-img" src="http://img.zemanta.com/pixy.gif?x-id=24905a5d-cda4-8e03-8002-a67542a59384" /></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://thisissunnah.com/let-there-arise-out-of-you-a-band-of-people-inviting-to-all-that-is-good-enjoining-what-is-right-and-forbidding-what-is-wrong-they-are-the-ones-to-attain-felicity-hadith-i-shareef-ahmed-b-ha/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

